Kültürlerarası Eğitim Modülü


İki Dilli Okul Öncesi Eğitimi için Yüksekokul Düzeyinde Öğretim Önerileri

Prof. Dr. İlhan Tomanbay

ÖZET

İkidillilik Türkiye’nin 1960’lı yıllarda Avrupa’ya işgücü olarak açılmasıyla başlayan tarihsel bir sürecin ulaştığı bir noktada Avrupa’da yetişen Türkiyeli çocukların hem büyüme süreçleri içinde yaşanarak tanınan ve tanımlanan, hem de bu çocuklar yetiştikten sonra ortaya çıkan farklı bir niteliğin kendisini kabul ettirmesiyle benimsenen bir olgudur.

Bugün, bana verilen sunum ödevi, ikidilli çocukların Türkiye’de yetiştirilmesi tartışmalarına temel görüşlerle katkı vermektir. Türkiye’de bugün, “iki dilli” çok insanımızın varolmasına karşın, “ikidilli” insanımızın sayısı yok denecek kadar azdır.

Türkiye’de iki dilli ve ikidilli yurttaşlarımızın sayısını arttırmak için çocukluklarından başlayarak neler yapılmalıdır? Eğitim öğretim sisteminin yeniden düzenlenmesinden, bilgi üretilmesi ve yöntemler geliştirilmesinden, eğitici ve öğretici kadroların hazırlanmasına kadar yapılacak çok şey vardır. Ama herhalde en önemlisi yaşanan ortamın ikidilliliğe uygunlaştırılması olacaktır.

ANAHTAR SÖZCÜKLER

İki dillilik, ikidillilik, eğitim, öğretim, kültürlerarası gelişme.

METİN

Giriş

Bu sempozyumda Türkiye’de henüz var olmayan bir şeyi konuşuyoruz. Bu konuda bir bütünsellikten kopamadığım için üç noktaya değinerek başlıyorum.

  • İki dilli çocuklar,
  • Bu çocukların eğiticileri ve
  • Eğitim-öğretim sistemi.

Bunlar hem ayrı ayrı, hem bir bütün olarak önemli. Çocuk, eğitici, öğretici ve eğitim öğretimin modeli ve yöntemleri bir bütün olarak birbirleri ile uyumlu olmak zorundadır.

İki dilli okul öncesi eğitiminin sürekliliğinin sağlanması ve dolayısıyla iki dilli eğitimin amacına ulaşması iki dilli ortamlarda, iki dilli toplumlarda gerçekleşebilir. Kreşte iki dilli eğitim görüp ilk-, ortaokul ve lisede tek dile inmek iki dilliği sürekli kılmaz. Süreklilik olmayınca da iki dillilik gerçekleşemez. Böyle bir “iki dilli” eğitim “ikidilli” öğretimle sürdürülürse, o insan gerçek anlamda iki dilli olabilir.

Bu sunumun temel kavramı ikidilliliktir. Üniversite çatısı altında her konuya her zaman önce kavramla başlamamız gerektiğine inanan biri olduğum için burada da öyle yapmak istiyorum.

Bir açıklama verilmek ve olgu gösterilmek istendiğinde ayrı yazılan “iki dillilik”, bu koşullar ve konum içinde ortaya çıkacak özne, yani insanın ulaştığı noktayı belirten özgün bir kavram olarak belirtilmek istendiğinde bitişik yazılmalıdır. Çünkü, “ikidillilik” artık iki dil biliyor olmayı aşan bir durumdur; iki dil öğrenmekten farklı bir konumdur. İki dil öğrenmenin gerek öğrenende, gerek onun çevresinde yaratacağı çarpan etkisi ile, başka deyişle, sinerji ile iki dili bilmenin ötesinde bir olguyu anlattığı için bitişik yazılmalıdır.

Çünkü “iki dilli” çoğu insan olabilir. Yaşamının herhangi bir aşamasında ikinci bir dil öğrenen iki dillidir. Oysa, “ikidilli” olabilmek için çok küçük yaşta iki dilli bir ortamda büyümek gerekecektir.

İki dillilik sosyal öğrenme yoluyla yapılan bir kazanımdır. İki dillilik, öğrenme yoluyla kazanılmış bir çalışmadır. Yani ben de iki dil biliyorum, ama, iki dilli değilim. Çünkü doğumdan ya da kreşten başlayarak öğrenmedim ikinci dilimi. İki dillilik yaşamının ilk günlerinden, haydi haydi, üç, beş, yedi yaşlarında ikinci dille tanışan ve yaşamında her iki dili birlikte öğrenerek büyüyen çocukların durumunu ifade eden bir kavram. Bu demektir ki her iki dili de anadili öğrenme koşulları altında öğrenenlerin durumudur iki dillilik. Bu farkı herhalde netleştirmemiz gerekiyor.

“İki dilli” bir insanın bu iki dilinden birisi anadili, diğeri yabancı dilidir. Ancak, “ikidilli” çocuğun/kişinin tek anadili yoktur. İki dilinin ikisi de anadilidir.

Bir de, kimi metinlerde eğitim ve öğretim kavramının çok karıştırıldığını görüyorum. Eğitim yeni doğanın doğumla başlayan çevresini ve tüm yaşamı tanıma, içselleştirme ve öğrenme sürecidir. Görerek, dinleyerek ve öykünerek yaşanan bir süreçtir. Eğitim, değişim sürecidir. Topluma uyum sürecidir. Çok basit şekliyle, yeni doğanın ev ortamında, sonra kreşte, sonra ilkokulda etkilenim yoluyla topluma uyum sürecidir. Kesintisiz bir süreçtir.

Öğretim ise, belirli bir süreler içinde yapılan; öğretici/ler aracılığıyla, kitaplar, diğer öğretim materyalleri ve kitle iletişim araçları yoluyla düzenli ve planlı olarak programlı bilgi toplama, anlama, algılama ve kavrama sürecidir. Başı sonu vardır. Sürelidir.

İkidillilik

İki dilli eğitim, örneğin, ana ve babası farklı dillerde olan çocukların ev ortamında ya da evden farklı olarak ikinci bir dil konuşulan kreşlerde her iki dilin yaşanarak öğrenilmesiyle sağlanır. İki dilli öğrenim ise, tek dil kullanılan ortamlarda, ilk, orta ve yükseköğretim süreçlerinde kimi derslerin farklı bir dilde öğrenilmesi modeline verilen addır. İki dilli öğretimden, hele, giderek, üst sınıflardan başlayarak iki dille öğretim yapanların ikidilli olacaklarını söylemek zordur. Onlar ikidilli değil, ikinci bir dil bilen kişilerdir. İki dilli öğretimin en belirgin merkezleri ikinci dille ders yapan üniversitelerdir. İki dillilikten temel farkı, bunların anadili tektir. Diğeri “yabancı” dildir.

Biz bugün iki dilli eğitim ve öğretim üzerine konuşacağız.

İkidilli çocuklar için bazı tartışmalar var. Bunların en temelindeki tartışma ikidilliliğin iyi bir şey mi, yoksa kötü bir şey mi olduğudur. Bu konuda görülen makaleler ya da sıkça duyulan sözel savlar, anlık değerlendirmeler yapanların anlık değerlendirmeleri ikidilliliğin olumlu olduğunu söylüyor; ama uzun vadeli, kapsamlı araştırmalara pek tanık olmuyoruz. Kuşkusuz yaşamboyunca karşılaşacakları başka birçok değişken onların kişilik yapılarını ve somut yaşam süreçlerini etkileyecektir. Ama, örneğin, kreşte iki dille yetişen bir çocuğun 40 yaşına gelince daha çok saldırgan ya da dingin olup olmayacağı; öğrenme kapasitesinin daha mı yüksek, daha mı düşük olacağı; iş yaşamındaki başarılarının ikidilliliğin sağladığı avantaja ne kadar bağlı olacağı; önderlik yeteneklerinin ilerde olup olmayacağı ya da ikidilli çocukların yüzde kaçının genel olarak ileriki yaşamlarında ya da ileriki çalışma yaşamlarında ikidilliliğin avantajlarından yararlanabildiği konusu ile ilgili araştırmalara rastlamadım. İki dilli çocukların uzak gelecekleri üzerine kesin bilgilerimiz yok. Bu konudaki değerlendirmelerimiz daha çok öznel değerlendirmeler. Temel belirleyici beyindir. Ortamdır diyenlere katılmıyorum, çünkü beyin iyi çalışmazsa, belirgin işlevleri ortaya çıkarılamazsa en güzel ortamda bile işe yaramayacaktır.

Bir başka sıkça değinilen konu, çocuğun küçük yaşta iki ayrı dille zorlanıyor olması, fazla yüklenmesi ve bunun çocuğa zarar vermesi tezidir. Bunu doğru bulmuyorum. Hiç girmek istemiyorum aslında bu konulara, ancak, kısacık belirtmekte yarar var. Beynimizde, uzun yıllar 60 milyar, son hesaplamalarla 100 milyarın üzerinde olduğu söylenen nöron, yani minik hücrecikler bulunmaktadır. Son araştırmalar bunun 140 bine kadar çıktığını söylüyor. Her nöronun içinde bir birikim var. Herhangi bir birikim… Tahta, bardak, kuş her neyse… Çocuk daha küçükken, ne kadar çok nöronun içine ne kadar çok bilgi, kavram, terim… koyulabilirse, kültürleme, öykünme, sosyal öğrenme, herhangi bir iletişim ve etkileşimle, oyunlarla, öğreterek vb. her türlü yöntemlerle, o beyin o kadar gelişecek ve daha iyi çalışacaktır. Dolayısıyla, bu, aynı anda iki dil öğrenimi çocuklara ağır gelir mi, gibi tezlerin ben çok doğru olduğu kanısında değilim.

Beyin her şeye muktedir bir organımızdır. Amiyane deyişle, beyin, ne kadar ekmek, o kadar köfte, tezine çok uygun bir organdır. Beyine bilgi, yormadan, yaşa göre uygun yöntemleri kullanarak, zararlı strese sokmadan, doğru ve dengeli beslenmeyle, yeterli uykuyla, sistemli çalışmalarla “yüklenirse”, beynin bunu kaldırabileceği açıktır. Yeter ki, uygun eğitimi doğru yöntemlerle verelim.

Bir de iki dili aynı zamanda öğrenmek uzun zaman alıyor, tezi var. Biraz uzun zaman alıyor ama, şöyle de düşünülebilir. Örneğin, normal anadillerini öğrenirken, çocuklarda dili öğrenmek, diyelim ki, %50 zamanlarını alıyorsa, %50 zamanlarını da kültürü izlemek, anlamak ve öğrenmek için harcarlar. Yani çocukta beyin zaten boş durmamaktadır. Kültürü öğrenmeden de dil öğrenilmez. İki farklı dili öğrenirken belki yüzde elliden fazla bir zaman harcar; iki dili, bir dil öğrenme süresinden belki biraz daha fazla bir süre içerisinde öğrenmiş olur, ancak, aynı süreçte kültür alımları da sürer.

Kuşkusuz, hep tartışmaya açık konulardır bunlar. Çünkü, bu konular, hangi bitkinin hangi iklim ve toprakta daha verimle açacağı konusunda yapılmış somut araştırmalar kadar işlenmiş konular değildir.

Öğrenme yoluyla ikidillilik konusunu özellikle ayrı yazmak gerek. Ortamdan kaynaklanan ikidillilik, sosyal öğrenme, yani, çocuk yuvalarındaki ikidillilik. Örneğin, bir dönem, Almanya’da yaşayan bir arkadaşımın çocukları iki dili de çok güzel konuşuyordu. Arkadaşım; “Annemiz Alman, ben Türküm. Evde çocuk kimle, ne konuşacağını biliyor. Benimle Türkçe, annesiyle Almanca konuşuyor.” diyordu. Çok ilginç bulmuştum bu durumu. Ben, oralara gittiğim zaman bir farklı modeli de biz aile olarak yaşadık. Anne ve babası, ikisi de Türk olan ve evde doğal olarak Türkçe konuşulan 3-4 yaşlarındaki kızımı her sabah evimizin avlusundan geçerek aynı bina bloğunda bulunan kreşe bırakıyorduk ve kreş öğretmeni, Danimarka kökenli bir Alman olan Karin’di. Türkçe öğreniyor ve biraz Türkçe konuşuyordu. Kızımla da Türkçe konuşarak geliştirmek istiyordu. Ancak, kreşte, kaçınılmaz olarak, Almanca konuşuluyordu. Benim kızım da Almancayı orada öğrendi. Şimdi Türkiye’de yaşıyor. Kullanamadığı için oldukça geriledi, ama köken olarak iki dilli oldu. Bir Almanla karşılaştığı zaman da Almanca sözcükleri ve hele üslubu şaşırtıcı biçimde bilinçüstüne çıkıyor.

Çok hoş bir anımı anlatayım. Bana çocuğum o yıllarda birgün evde şunu söyledi: “Baba, benimle lütfen Türkçe konuş Almanca konuşma.” Dört yaşlarındaydı. “Niye yavrum?” diye sordum. “Çünkü, dedi, sen düzgün Almanca konuşmuyorsun.” Çok hoşuma gitti. Etkilendim. Koştum, ertesi gün Karin’e söyledim. Bunu söyleyince şaşırma sırası ona geldi. Aynısını bana da söyledi, dedi. “Sen benimle Türkçe konuşma, Almanca konuş. Çünkü, Türkçeyi güzel konuşmuyorsun!”

Bu çok anlamlı bir anektodtur. Demek ki çocuklar, küçük yaşlarından başlayarak kimin hangi dile daha egemen olduğunun ayırdına varıyorlar. Kiminle hangi dili konuşmaları gerektiğine dair sinyalleri kulaklar beyine iletiyor. Bu sinyalleri alıp anlamlandırıyorlar. Bu ayırabilme ve kavrama gücü onlara iki dili de, hem de en iyisinden, yani, daha iyi konuşanı örnek alarak öğrenmelerini sağlıyor. Biriyle Türkçeyi, ona göre iyi ve düzgün, diğeriyle diğer dili iyi ve düzgün konuşma algısı ve becerisi birbirini destekleyerek çocuğu başarılı bir biçimde iki dili de öğrenmesini sağlıyor. Ve çocuklar böylece ikidilli oluyor.

Çocuklar kimle Almanca, kimle Türkçe konuşacağına kendileri çok net karar verebiliyorlar. Galiba ikidilli olmak temelde bu tercihe dayalı. Dolayısıyla bir hocamız dünkü konuşmasında söyledi. Sosyal öğrenmede çocuk kimle neyi konuşacağına kendisi karar veriyor ve ona göre iki dilli çok kolay öğrenebiliyor. Ben, herhalde, Almanya’da doktora çalışmamı tamamlayınca Türkiye’ye dönmeyip Almanya’da kalsaydım, buradaki değerli birçok dostlarımız gibi, 20-25 yıl sonra mutlaka daha iyi Almanca konuşur ve iki dilliğe yaklaşabilirdim, ama gene de buna ikidillilik denemezdi. Çünkü iki dilin ikisini birden, aynı zamanda ve çocukluğumda almadım.

İkidilliliğin yaş sınırı

Çocukluktan öğrenme ile sonradan öğrenmenin sınırının hangi yaş ve hangi koşullar olduğunu kesin söyleyemeyiz. Kuşkusuz ikidillilik çocuğun ikidilli bir ortamda doğmasıyla başlar. Bir yaş, iki yaş, üç, dört, beş… Ancak, bana sorarsanız, ikidillilik için çocuğun iki dili konuşma ortamıyla karşılaşma yaşı en geç 5-6 yaşlar olmalı; bunu geçmemeli. 7-8 olmaz mı; olabilir. Kesin bir sınır söylenemez ki! Ancak, beyin ve zeka gelişmesindeki en hızlı dönem 0-4, biraz hızı azalarak sürdüğü ikinci dönem 4-6 yaşlar olduğuna göre bence ikidillilik sürecinin tam anlamıyla yaşanacağı dönem 0-6’dır. Ancak, genel olarak ve savsız söylüyorum, 20. yaşın altında yabancı bir ülkeye gidip evde ve sokakta iki dilli bir ortama giren ve mutlaka yabancı dili gramatik olarak öğrenerek başlayan bir genç, eğer bütün ömrünü iki dilini de kullandığı ortamda geçirirse bir 30 yıl sonra ikidilli denecek ölçüye gelir mi?

Eğer ev ortamında kullanılan anadili düzgün konuşulan bir aile ortamındaysa; sosyal etkileşime açık ve yaşamını insanlarla yoğun iletişim içinde sürdürüyorsa, insan, belki bir 30 yıl sonra süre sonra ikidilli denilebilecek bir noktaya gelebilir. Ancak bu olanak sınırlıdır.

Eğiticiler

Çok dilli çocukların eğiticileri nasıl olmalı? Eğitici dile de egemen olmalı, önce kendi diline egemen olmalıdır. Dilbilgisi kurallarıyla Türkçeyi ya da anadillerini iyi bilmelidirler. Konu olaraksa konuya egemen olmalılar, yani; kiminle dans ettiklerini iyi bilmelidirler. Eğitim olarak ise eğitim bilimine, yani, pedagojiye egemen olmalıdırlar. Kültür olarak kültür farklılıklarına ve kültür bilimine egemen olmalı ve başarılı bir iletişimci olmalıdırlar; özellikle çocuklarla.

Şimdi bu sunumda çok önem verdiğim bir noktaya Türkiye açısından değinmek istiyorum. Nasıl bir öğrenim verelim üniversitelerde? Ben üniversiteden birkaç ay önce ayrılmış bir öğretim elemanıyım. Türkiye’de üniversiteler büyük oranda geri gitmiştir. Neden geri gitmiştir? Çünkü, belirli bir süredenberi özellikle sosyal bilimlerde ağırlıklı olarak ezbere dayalı öğretim yapılmaya çalışılmaktadır. Acı olan öğrencilerin ezbere dayalı öğrenmesi değildir. Profesör, doçent olan öğretim elemanlarının ezberleyin çocuklar diyerek onları ezber öğrenmeye yönlendirmeleridir. Üniversitede ezber olmaz. Ezber ve algı diye, bunu pedagoglar çok iyi bilir, mekanik ve kavramsal iki öğrenme türü vardır. Ben kavramsal diye nitelenene algısal diyorum. Aynı kapıya çıkar. Kişinin algılaması gerekir ki interaktif öğretimi yapabilsin. Algılaması gerekir ki çocuğu anlayabilsin. Kitaptan ezber bilgilerle özellikle bilgisayardan kes yapıştır ev ödevleri ile yetişecek olan bir eğitimcinin hatta öğretim elemanının hiçbir şekilde başarılı olabileceğine inanmıyorum. Üniversitede, özellikle yeni kurulacaksa, bu konularda mutlaka algıya dayalı, yani, ezbere değil kavrayarak öğrenmeye dayalı bir eğitimin oturtulması gerekmektedir. Bunu çok önemsiyorum.

Çünkü ezber bilgi yaşama aktarılamayan bilgidir. Yaratıcılığı olmayan, yaratıcı noktalara gelemeyen bilgidir. Öykünme bilgidir. Ezber bilgiyle meslek uygulanamaz. Algılamak, bilgiyi sindirmek, özümsemek gerekir, bir bilginin insanı yaratıcı ve üretici kılabilmesi için.

Çok dilli çocukların yetiştirildiği, üzerinde daha bilgili olduğum Almanya örneğini ele alarak birkaç şey söyleyebilirim.

En az bir yabancı dili mutlaka iyi bilinmelidir. Oyunla öğretim yöntemleri kreşte zaten biliniyor; bu Türkiye’de, kreşlerde oyun düzeyinde, çok da kötü değil. Ancak, ikidilli öğretimde görev alacak öğretim elemanlarının yetiştirilmesinde algısal öğrenme temel alınmalıdır. Bu alanda çalışanlar, özellikle üniversite öğretim süreçlerinde öğretim elemanlarından çoğunlukla ezbere dayalı kuramsal bilgilerle sınıf geçtikleri için bu konuda başarılı olunabileceğini sanmıyorum.

Bu yetişecek öğreticiler, öğretim elemanları, örneğin, oyunla öğretim yöntemlerinin kuramsal temellerini kavrayarak uygulamaya dönüştürecek düzeyde öğrenmelidirler; bilmelidirler.

Yabancı öğretim elemanlarıyla birlikte çalışıp, onlarla uyumlu, anlaşmayı kolaylaştıracak yöntemler geliştirmelidirler. Özellikle yabancılara yabancı kalan öğretim elemanları ne ikidilli eğitici yetiştirebilir, ne çocuklara yararı olabilir. Yetişecek öğreticilerin bilişsel ufukları geniş olmalıdır. İletişim becerileri geniş olmalıdır ve çocuğu iki dilli yetiştirecek ortamın da nasıl düzenlenmesi ve nasıl kullanılması gerektiği konusunda da bilgili ve becerili olmalıdırlarlar.

Zaman dar. Diğer iki ögeyi atlayarak kültürel ve içerik farklılıklarından geçerek yapısal bir farklılığa değinmek istiyorum. Sevgili Prof. Dr. Esen hocama da belki, beklediği bilgileri verebilmek adına ufak bir katkım olabilir.

Almanya’da, profession değil, occupation sözcüğüyle ifade edilen meslek öğretimi lise ile üniversite arasında, yani üniversite dışında bir yerde kurgulanmıştır. Türkiye’de ise eğitim ve öğretim sisteminde iki yıllık öğretim sistemi, meslek öğretimi üniversite kapsamındadır. İki yıllık öğretim kurumları hem üniversite çatısı altındadır ve hem de tamamiyle ezbere dayalı öğretim yapılan kurumlardır. Oysa üniversitede ezber olmaz. Üniversite düşünce üreten, değerlendiren, yorumlayan, sorgulayan, düşünsel yaratılara açık olması gereken kurumlardır. Üniversite ile ezber yanyana gelemeyecek iki sözcüktür. Ama Türkiye’de aynı çatı altındadırlar. Bu çarpık durum, hem öğrenilen mesleği, yani iki yıllık öğrenimi ve hem de ülkedeki tüm üniversiteleri değersizleştiren, değerlerini düşüren bir durumdur. Çünkü, meslek yüksek okullarında bilgileri varolan hazır kaplarda (kağıtlarda, ekranlarda) uygulamaya aktarılamaz bir biçimde verip sınıf geçirme ile sonlanan bir öğretim süreci yaşanmaktadır. Bu mutlaka önlenmelidir. Öğrencinin mesleğini üretebileceği, içselleştirebileceği, uygulamaya dönük, bilgisini ve becerisini geliştiren bir öğretim kurgulanmalıdır. Ancak bunun için de işe meslek yüksekokullarının öğretim elemanlarından başlanmalıdır.

Türkiye’de iki yıllık öğretimler bu farklar iyi kavranarak yeniden kurgulanmalıdır. Ancak böylelikle başarılı yeni bir oluşuma girebiliriz diye düşünüyorum. Hatta, üniversitelerimizde çocuk gelişimi ve eğitimi bölümleri var. Dört yıllıktır bunlar. Bu alanlarda, -kreş dahil- çocuklarla ilgili eğitim alanlarında çocuk bakım elemanı, çocuk eğiticisi ve öğretici yetiştirilmektedir. Ancak bu okullardan kültür farklarına dayalı iki dilli öğretim çerçevesinde eleman yetiştirilmesi henüz düşünülmeye bile başlanmamıştır.

Ben sadece Ankara’da Gazi, Ankara ve Hacettepe üniversitelerinin hocalarıyla daha önce yaptığım konuşmalara dayalı olarak bu bilgiyi veriyorum. Öyle bir bölüm var, ama eğitici ya da eğitmen denilen kategori, branş Türkiye’de yoktur. Şimdi yeni yeni bazı öğretmenler iş bulabilmek için kendilerine eğitici falan demektedirler ama Almanya’da olan o üç yıllık ya da iki yıllık eğitici okullar Türkiye’de o düzeyde yoktur. Öyle görünüyor ki eğer böyle bir şey kurulacak olursa bu da üniversite içinde dört yıllık bölüm olarak kurgulanacaktır. Çocuk eğitim ve gelişimi bölümleri bu yönde ele alınıp yeniden düzenlenebilir.

Bunun yanında dikkat edilmesi gereken bir konu olarak, Almanya (ya da diğer Avrupa ülkeleri) ve Türkiye arasında denklik konusu da gündeme alınıp değerlendirilmelidir. Çünkü Almanya’da eğitici ile Türkiye’de çocuk gelişimci ya da öğretmenin öğrenimleri pek de denk değildir birbirleriyle.

Öneriler

Hızla önerilerime geçiyorum. Bunları tamamen konunun içeriğine göre ortaya çıkarmaya çalıştım; yani, bir kaynaktan alınmadı. Konuya özgü, tartışılabilir ya da geliştirilebilir önerilerdir.

  • Öncelikle, iki dilli öğretim vermek üzere yetiştirilen öğrencilere ‘’Toplumsal Yapı’’ dersi verilmelidir. Toplumsal yapı sosyolojiye, toplumbilime dayalı bir derstir. Toplumun yapısının sürekli değiştiğinin anlatır. Bu dersi de diğer tüm dersler gibi, sınıf geçme hedefiyle ezberleyip geçerseniz, sizde kalıcı olarak bir şey bırakmaz. Bu ezber bir bilgi olarak akar geçer; unutulur gider. Ancak bilirseniz ve kavramışsanız ki, toplumlar durmasız değişir; içinde yaşadığımız toplum da değişiyor zihninizde birşeyler canlanmaya başlar. Bunun yanısıra ekonominin, üretim ilişkilerinin önemli bir rolü var. Ezber yoluyla değil, algı yoluyla öğrendiğiniz için de bu dersten aldığınız bilgileri kullanabileceksiniz, yaşama aktarabileceksiniz, zihninizde biryerlere oturtabileceksiniz, böylelikle bilgilerin kullanılma katsayısı yükselecek. Bu çocuklar yarın büyüyecekler, belli bir mevkilere gelecekler ve bu değişimde kültürün önemli bir rolü var; bunu kavramış olacaklar. Bu dersin temel bilgilerini algılayarak bilirseniz bu alanda galiba önemli bir zihin açıcı temel oluşturabilir Toplumsal Yapı dersi.
  • Psikolojiye Giriş dersi mutlaka alınarak gençlik psikolojisi ve sosyal psikoloji konularında temel bilgiler mutlaka verilmelidir. Gençlik psikolojisini bilmeden üniversitede onlarla sağlıklı diyalog kurmak biraz zor gibi görünüyor bana. Sosyal psikoloji de grup içerisinde bağlantıları değerlendiren bilim dalıdır. İnsanlar sosyal grupla içinde yaşadığına göre ve bu çocuklar, gençler de birbirinden farklı gruplarla uyum içinde yaşamak durumunda olan gençler olduğuna göre bu dersin öğrenciye katacağı herhalde çok şey bulunur.
  • Kültürbilim, – buna antropoloji diyemiyorum ama antropolojinin (insanbilim) önemli bir boyutudur – konusunda bu gençler bilgili olmalıdır. Hatta gençlik kültürü, örneğin;‘’Apaçi kültürü” gibi, bilmediğimiz birçok gençlik kültürleri ve benzerlerini bu gençlerin bilmeleri gerekir, çünkü, değişik yabancı ülkelerden gelen delikanlılar veya gençkızlar olduğunda bu kültürlerin farklı kültürlerinden gelmiş olacaklardır. Bu farklı kültürleri bilecek, hatta birkaçının içinde yeralacak ya da girip çıkmış olacaklardır. Farklı kültürleri tanıma, içselleştirme gençlerin, yaşamı tanıma ve sıkıntılarını anlayışla karşılama konusunda işlerini kolaylaştıracaktır.
  • İletişimi mutlaka çok iyi bilmelidirler. Böyle bir ders de konmalıdır. İnsanı anlamak diye bir dersin çok yararlı olacağına inanıyorum. Tabii bu derslerin içeriklerinin de titizlikle ve doğru hazırlanması gerekir. İnsanı anlamak denince hangi dinden, hangi dilden, hangi ırktan olursa olsun, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, deniz kıyısından da gelse, dağdan, ormandan da gelse o insanı anlamaya çalışmak gibi bir özelliği geliştirmeyi kastediyorum.
  • Kültürel çevre ve insan çerçeveli bir ders, insanın kültürel çevresi içinde bir varlık olduğunu anlatan, kavratan, dolayısıyla insana önyargılı olmayı ortadan kaldıran, insanı yargılamayı azaltan bir ders olarak önem taşımaktadır.
  • Gençlik jargonu belki çok sınırlı bir seçmeli ders olabilir ama bence gereklidir. Hatta, örneğin, “Apaçi gençlik” gibi, onların jargonunu bilen öğretim elemanları yetiştirilmelidir. Onlarla anlaşabilmeleri için bu jargonu bilmek önemlidir, çünkü, değişik ülkelerin değişik kreşlerinden gelen gençler olacaktır bunlar.
  • Uygulama ağırlıklı ders olarak da, yaşam pratiğini ortaya çıkaran dersler geliştirilebilir. Derslerin adını lütfen siz koyun, çocuklara bu derste, isterseniz kreş, isterseniz ilkokul ya da ortaöğrenim aşamasındaki aile deneyimleri sorulabilir. Öyle ilginç noktalar ortaya çıkar ki, şaşırabiliriz. Çük şey öğreniriz bu yaşam deneyimlerinden. Örneğin, anne ve baba ayrı dilleri olan kişiler olabilir. Aynı dile sahip, ama, farklı okullarda, farklı öğretmenlerden yetişen çocuklar olabilir. İlköğretim deneyimleri, ortaokul ve lise deneyimleri konusunda interaktif bir eğitim değil, öğretim yapılmalıdır. Onlara danışılarak sorularak bunlar irdelenmelidir. Bu şekilde çok verimli bilgilerin çıkacağına inanıyorum. Gene bunlar gibi uygulamalı derslerin içinde “Arkadaşlarınızla ilişkileriniz nasıldır? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” benzeri sorularla özgeçmişlerine kadar inilebilir. Bu tür sorulara verilen yanıtlar bize belki büyük oranda ışık tutabilir. “Farklı bilgi öğrendiğin zaman çok mu zorlandın? Sende bir travma yarattı mı?” gibi ek sorular eklenebilir.
  • Çocuklukta yaşanılan travmalar çok ileri yaşlarda bile olumsuz etkilerini gösterebiliyorlar. Bunları belki ortaya çıkartabiliriz. Türkiye’de bu öğretimi alan gençler üzerinde bu konuda çalışarak yerli bilgiler de üretmiş oluruz. “O zamanları bugüne göre nasıl değerlendiriyorsun?” diye sorular sorulursa belki birçok veri ortaya çıkacaktır. Bunun için araştırmalar da yapmak gerekir diye düşünüyorum. Arkadaşlarıyla iletişimleri, ilkokul, ortaokul ve lise döneminde öğrencilerle ilişkileri konusunda çok ilginç bulgulara ulaşılabileceğini sanıyorum. Sosyogram yapılabilir. Arkadaşları arasındaki önceki ve sonraki ilişkilerine bakılabilir. Bunlardan çok değerli bulgular çıkacaktır.

Bakalım çift dilli, iki dilli yetişenler kendi gibi olanlara mı daha yakınlık gösteriyor, yoksa farklı öğrencilerle, gençlerle mi daha çok iletişim kuruyor; arkadaşlık kuruyor? Analitik düşünceleri mi, sanatsal düşünceleri mi daha önde; daha gelişkin? Bu tabii bir ölçüde bilinen bir şey, ancak, araştırma konusu olunca bizi çok değerli başka bilgilere, bulgulara ulaştıracaktır. İkidilliliğin özellikleri ortaya çıkabilir.

Sonuç

Sonuç olarak, ikidilliliği aile ve toplum içinde sahip olunan olanaklar açısından bir şans diye görüyorum ben. Beynin iyi kullanıldığı zaman çok üretici bir organ olduğunu vurgulamak istiyorum. İki dilli gelişen beyinlerin daha yaratıcı, daha kavrayıcı olacağını, olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle aynı zamanın, iki dili de – pratik temelde – öğrenmeye yeteceğini düşünüyorum. Çünkü birinin iyileşmesi diğer dilin kullanımını da kendiliğinden iyileştirecektir.

Bu Türkiye için yeni bir kapıdır ve önemli bir kapıdır. Bu kapı umutla, yılmadan genişletilmelidir. Hem eğitici ve öğreticilerin yetiştirilmesi, hem ikidilli gençlerin geleceğe hazırlanmasının nasıl olması gerektiği titizlikle düşünülmelidir.

Kültürlerarası gelişme dünyayı da toplumları da, aile, grup ve bireyleri de varsıllaştırır; güzelleştirir.

Bu sempozyumun yanyana yükselen direkleri şunlardır:

  • Dünyanın her bir tarafında iki dilli yetişen Anadolu çocukları.
  • Türkiye’de – ikidilliliğe çok uygun olmayan – farklı ortamda iki dilli yetiştirilmek istenen yetiştirilecek olan Türkiye’nin çocukları.
  • İki dilli çocukların temel öğretimlerinin (ortaokul ve lise) yapılandırılması.
  • Üniversite öğretimlerinin yapılandırılması.
  • İkidilli yetişenlerin üniversitede özelliklerine uygun yetiştirilmeleri için bu eğitim ve öğretimi verebilecek eğitici ve öğreticilerin yetiştirilmesi.
  • Kreş, ilkokul, ortaokul ve lisede görev alacak eğitmenlerin ve öğretmenlerin yetiştirilmesi.
  • İkidilli yetişecek olanların üniversite öğretim model ve yöntemlerinin üretilmesi.
  • Uygun ders gereçlerinin hazırlanması.

Bu çocuklar, bu gençler ezber temelli öğretim verilen eğitim öğretim ortamlarında başarısız olacaklardır.

Bu çocuklar ve gençler için, kendilerini anlayıp onlara destek verecek özel donanımlı eğitim ve öğretim elemanları bulunmalıdır.

Bu çocuklar ve gençler için, çağdaş, hem yerli hem uluslararası boyutu olan öğretim konuları (ders) ve yöntemleri geliştirilmelidir.

En önemlisi: Eğitimci yetiştirecek öğretim elemanları kesinlikle ezberci olmayan, algıya dayalı kavramsal bir öğretim düzeyini oluşturmak zorundalar. İyi bir kültür, toplumbilim ve psikoloji, iletişim dersleri ile bütünlük içinde verilmelidir.

Ama herhalde, bunların gerçekleştirilmesi ve eğitim öğretimin amacına ulaşabilmesi için “iki dilli” yetiştirilecek olan çocuk ve gençlerimizin tam anlamıyla “ikidilli” olabilmeleri için onların yaşadığı ortamların da buna göre hazırlanması, ikidilliliği besleyecek sosyal etkileşim ve iletişimlerin gerek yurtiçinde gerek yurtdışında eğitim ve öğretim süreçlerinde kesintisiz olarak sağlanması önkoşuldur gibi gelir bana.

Hepinize saygılarımı sunuyorum.

ÖZGEÇMİŞ

İlhan Tomanbay, Prof. Dr. İskenderun (Hatay). 1948. Sosyal Hizmetler Akademisi’nden mezun (1971). Sekiz yıl, önce Türk-İş’e, sonra DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikasında eğitim ve araştırma uzmanı (Nisan 1972-Ağustos 1979). F. Almanya’da sendikacılık eğitimi ve yurtdışındaki işçilerimiz ve aileleri üzerine uygulamalı mesleki çalışmalar (1974-1975). F. Almanya’da bir yetiştirme yurdunda gençlik sosyal çalışmacısı olarak çalıştı (1975-1976). 1979: Statü değişikliğiyle, Sosyal Hizmetler Akademisi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu ve H.Ü. İİBF Sosyal Hizmet Bölümünde akademik süreç. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Sosyal Politika kürsüsünde yüksek lisans (1979-1981). 1985: Berlin Sosyal Çalışma ve Sosyal Eğitim Yüksekokulunda (Alice Salomon Fachhochschule für Sozialarbeit/Sozialpädagogik) konuk öğretim elemanı ve Berlin Teknik Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Sosyal Eğitim ve Sosyal Çalışma Bölümünde (Technische Universität, Berlin, Fachbereich für Erziehungswissenschaften, Abteilung Sozialpädagogik/Sozialarbeit) Friedrich Ebert Vakfının bursiyeri olarak doktora (1987-1990). Sosyal hizmet anabilim dalında doçentlik (1993) ve profesörlük (1999) sanını aldı. Akdeniz Üniversitesinde (Antalya) Sosyal Hizmetler Eğitim, Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni (AKSUM) kurdu; iki yıl müdürlüğünü yaptı (1998-2000). SABEV (Sosyal Hizmetler Araştırma, Belgeleme, Eğitim Vakfı) kurucusu ve başkanı. Hacettepe Üniversitesi Ankara Meslek Yüksekokulunda müdür yardımcısı (2000-2002) ve müdür (2002-2009). 2014-2015: H.Ü. Sosyal Hizmet Bölüm Başkanlığı ve emeklilik.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir