DİL, DÜŞÜNCE BAĞLAMINDA DİL DERNEĞİ


İlhan Tomanbay

Dilin düşünceyle bağı dilin de önemini arttırır, düşüncenin de… Dile gelemeyen düşünce düşünce olmaz; düşünceyi ortaya çıkaramayan dil dil olmaz. Dil olmadan düşünce ortaya çıkmaz. Dille düşünce arasındaki bağ birbirini besler. Bağımlı ve birlikte gelişmedir bu. Gelişen dil düşünceyi çoğaltır, gelişen düşünce dili boyutlandırır. Dili gelişmiş olan toplumlarda düşünce derinleşmiş, bakış açısı genişlemiştir.

Dil düşünceyle oynar. Düşünceyi kanatlandırır. Düşünce dille oynar, dili varsıllaştırır. İkisi de birbirine yeni boyutlar katar; sınırsıza doğru durmasız iterler birbirlerini… Böylece dünya büyür; dünya genleşir.

Kuşkusuz dille düşünce oynaşlığını azdıran teknolojidir. Durmasız gelişen teknoloji dili, dil düşünceyi, gelişen düşünce dili, gelişen dil düşünceyi, sanatı, felsefeyi, söylemleri… daha ilerilere götürür.

Dil de düşünce de, dil düşünce oynaşlığı da kıpır kıpırdır, yerlerinde duramazlar. Gelişen teknolojiye ve gelişen topluma koşut onlar da sürekli gelişme gösterirler. Gelişen toplumun üç belirgin, görünür belirtisi bulunmaktadır. Teknoloji, dil ve düşünce… Diğer herşey bu üçünün bağlantılarıdır, ögeleridir, örgenleridir. Bu üçünün çocuklarıdır, türevleridir, üretimleridir. Dil durmaz, düşünce durmaz, teknolojik gelişme durmaz.

Böyle olduğu içindir ki toplumun gelişmesinden rahatsız olanlar bu üç ögeyi durdurmaya çalışırlar. Kimi geri bir çizgi tutturmuş, ilerlemem diyen toplumlar dilin görüntüsü olan iki konuda yasak koyarlar. Bir; alana doldurur, kitapları yakarlar, iki; kitle iletişim araçlarında Türkçe konuşulmasını yasaklarlar. Bunun ikisinin örneğini de çağın gerisinde kalmış yönetimlerin bulunduğu dönemlerde çağın gerisinde kalmış toplumlarda görürsünüz. Sınırlı dönemlerde de olsa Türkiye’de de görülmüştür. Televizyonlarda öztürkçe konuşulabilir diye canlı yayınlar kaldırılmış, sözler hoşbeşler kayda alınmış ve denetimli olarak sonradan yayınlanmıştır. Şu kadar sayıda sözcüğün televizyonlarda kullanılması yönetsel bir kararla yasaklanmıştır. Darbe dönemlerinde kapatılan kuruluşların belgelikleri – o zamanki kağıt fabrikası olan – SEKA’ya (sonradan özelleştirildi,) gönderilerek yaktırılmıştır. Neyse ki bu tür girişimlerin Türkiye’de yaşamları uzun erimli olmuyor. Ancak bu tür her girişim o evre içinde düşüncenin gelişmesini bir ölçüde de olsa ketlemektedir.

Çağın gerisinde kalmış ülkelerde teknoloji yasaklamaları da deneniyor. Teknik gereçler alanlarda topluca kırılıyor, yakılıyor ve o alana topladıkları “halkın” tepkileri yayınlanıyor. Bu çerçevede kötülük araçları oldukları gerekçesiyle ses alma aygıtları, müzik aygıtları alanlarda kırılıyor, parçalanıyor. Bilişim çağına geçildiğinde zararlı ögeler taşıdığı düşünülen sanal görsellerin önü kesiliyor; halka ulaşması engelleniyor. Yasaklanıyor.

Düşünce toplulukları; varlıklarını düşüncelerinden alan örgütlenmeler, dernekler, sendikalar, üniversite bölümleri egemen erkin çizgisine uymadığı zamanlarda yasaklama altına alınabiliyor. Baskı altına alınan, engellenen düşünce ortamından kaçan düşünce insanları işi ülkelerini bırakıp gitmeye değin vardırıyorlar. Hitler döneminde 1000’den fazla aydın, düşünce insanı, sanatçı, öğretim elemanı ülkelerini bırakarak başka ülkelere göçmüşlerdir. Bunların sadece 150’si Atatürk döneminde Türkiye’nin kapısını çalmışlar ve o günün teknolojiye, dile ve düşünceye yasak getirmeyen ortamında Türkiye’nin kültür, sanat, bilim dünyalarına nice güzel katkılar yapmışlardır.

Toplumlar geliştikçe, uygarlaştıkça bu tür engellemeler geçici kalıyor, kalıcı ve geçerli olamıyorlar.

Özdeksel ya da sanal boyutta önü kesilmeye çalışılan teknolojinin, dil ve düşüncenin yasaklanması tarihin her döneminde deneniyor. Teknoloji ve dille ilgili yasaklama örneklerinin herbiri düşüncenin önünün kesilmesi, gelişiminin aksatılması anlamını taşır. Düşüncenin önünün kesilmesi de teknoloji ve dil gelişmelerini durdurur; en azından yavaşlatır.

Düşünceyi engelleme çabaları demokrasiyi içselleştirememiş her siyasetin özlemi olarak girişimden girişime denenip duruyor. Kitap toplamak, kitap yakmak salt dilin değil, düşüncenin de yasaklanmasıdır. Hem de gelecek düşüncenin daha doğmadan engellenmesidir. Yayılan korku ortamı, alt basamakları ortadan kaldırılan düşüncenin daha yukarı aşamalara gitmesini tökezletecektir.

Teknoloji, dil ve düşüncedeki gelişmeleri durdurmak isteyen sadece o ülkedeki çağın gerisinde kalmış anlayış değildir. Hiçbir güç bir ülkenin, bir toplumun gelişmesini durduramaz, ancak, hızlı gelişmesini durdurabilir, oldukça yavaşlatabilir. Bu nedenle bir ülkenin gelişmesini çıkarlarına ters bulan güçlü ülkeler de o ülkenin gelişmesinin durdurulması için girişimlerde bulunabilirler. Bunun için – o ülkenin siyasetini ele geçirsinler, geçirmesinler o ayrı konu, – o ülkenin, hatta dostça da görünerek, teknolojisini, dilini ve düşüncesini aksatmaya, geriletmeye ve bozmaya kalkabilirler. Bir ülkeye, sanayisinin gelişmesi yerine sanayisi gelişmiş ülkelerin manavı, bakkalı, kasabı olma rolünü biçebilirler. Öteyandan da o ülkenin hayvancılığını, tarımını – terör gibi, iç savaş gibi – başka yollardan zayıflatmaya çalışabilirler. Ekonomiye karışmalarla teknolojinin olumlu akışını durdurmaya çalışabilirler. Bu arada dilini karmaşıklaştırmaya, yozlaştırmaya, gülünçleştirerek değersizleştirmeye çalışabilirler. Bu süreç içinde o ülkenin düşünce boyutu da genişlemek yerine daralmaya başlar. Halkı koyunlaştırma benzeştirmesi bu tür dönemlerde daha gözle görünür olur. Halk düşünemez olur, dünkü diline egemenliğini yitirmiştir. Gündelik konuşma dilinde kullandığı sözcük sayısı azalmıştır; mesleğinde kullandığı terim sayısı genişlemesini durdurur; bilim ve sanat dünyasında kavram üretimi giderek kalmazlaşır. Böylece düşünce evreni daralmıştır. Bu süreç o toplumun doğal bir süreç içinde gelişen toplumlarla bağını da koparır, onların gerisine iter. Evrensel yarışın gerisinde kalır. İstenen de budur.

Bu olumsuz süreç burada bitmez. Gelişimi engellenmiş, daha az sözcükle konuşan kadın ya da erkek önce evde birbirleriyle, sonra çocuklarıyla sınırlı sayıda sözcük aracılığıyla konuşa konuşa doğan çocuklarının anlak gelişimini yavaşlatmış ve hatta durdurmuş olurlar. Ana ya da baba çocuğuyla ne denli az sözcükle konuşursa çocuğun anlak gelişimi o denli yavaşlar, yavaş ilerler. Çarpan etkisiyle bu böylece sürer gider. Hergün daha çok sayıda bebek çocukluğa, çocuk gençliğe çevrelerinden aldıkları az sayıda sözcük dağarına yakın bir anlak gelişimiyle toluma çıkarlar. Onlar da ilerde çocuklarıyla az sayıda sözcükle bağlantı kuracaklardır. Onların çocuklarının anlak gelişimi de istendik boyutta olamayacaktır. Bu süreç acıklı bir eğim gösterir.

Çünkü kullanılan sözcük sayısı ile anlak genişliği arasında bağ vardır. İnsan anlağının genişliği kullanabildiği ve anlayabildiği sözcük sayısı ile sınırlıdır. Sözcüklerin kavrama dönüşmesi ile bu ilişkiyi anlamak kolaylaşır. Şöyle ki: Kavramları kavramak anlak sayesindedir. Kavrayışın genişliği anlağın genişliğine koşuttur. Kavrama gücü yüksek olanın anlağı keskindir. Bu ilişkiden bakarsanız ana ya da babanın ya da öğretmenin öğrenciyle kurduğu sözel ilişkide kullanılan sözcük sayısı arttıkça çocukta anlak gelişmesi hızlanacaktır. Çünkü anlayış, algılayış ve kavrayış hızlanacaktır.

Bu nedenle anlaklı çocuklar yetiştirmeyi özleyen anababalar çok okuyup sözcük dağarlarını ve bu yetmez, kullanımdaki sözcük dağarlarını varsıllaştırmalıdırlar. Çocuklarının ve toplumun geleceği için… Çünkü insan bildiği ve kullandığı sözcük sayısı kadar düşünür.

Bu yazı diğer değişkenler gözardı edilerek teknoloji, dil ve düşünce bağlamı çerçevesinde ele alındı ve yazıldı. Anlak gelişimi için hepsi gerekli olan eğitim, öğretim, eğitim ve öğretimin yöntemleri, oyun, çocuğa sağlanan olanaklar, kurulan ilişkilerin türleri, boyutları vb. gibi diğer değişkenler, unutulmadı, yalnızca dışarda tutuldu. Bu yazı kapsamında teknoloji, dil ve düşünce bağlamında özellikle dil kurumunun önemi öne çıkarıldı.

Yukarıda toplumun olağan ya da hızlı gelişmesini çıkarlarıyla bağdaştıramayan iç ya da dış güçlerin teknoloji, dil ve düşünce gelişmesini engellemek için girişimlerde bulunduklarının birçok somut örneğini vermiştim. Bunlardan biri de 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Atatürk’ün Türk dilinin kendiliğindenliğe bırakılmaması, geliştirilmesi için kurduğu ve kendisinden sonra varlıklarının bir kısmını kendisine bırakarak özerk bir biçimde çalışmasını sağladığı Türk Dil Kurumu da kapatılmıştı. Yukarında anlattıklarıma ülkemden bir örnektir bu. Böylelikle Türkçe üzerine çalışmalar yapan bir kurum engellenmiş oluyordu. Dil çalışması yapan bir kurumun kapatılması o ülkenin düşünce çevreminin daraltılması, teknolojik gelişmelerin kısıtlanması anlamındaydı. Bu boyutuyla gerici bir girişimdi. O dönemde böyle bir girişimi içine sindiremeyenlerin birleşip kurduğu Dil Derneği güçlü engellemelere karşın yıkılmış bir kalenin tek burcuna dikilmiş tek bir bayrak gibi görev yapmaya başladı. Geldi bugüne… Bir ulusun, içinden ve dışından gelen karışmalara karşı kendini koruması ve geliştirmesi vazgeçilemez görevdir. Bu görevin bir burcudur Dil Derneği…

Dil Derneği Türkiye’nin düşünce çevremine esinti sağlamaktadır; geri düşünceler yalazına serinlik, Türk dilinin kullanımına sıcaklık sağlamaktadır. Türkiye’nin düşünsel gelişim sürecine karınca kararınca olumlu katkılar sağlıyor; gücünce… Toplumsal anlak toplumun diliyle bir bütünse, özdeşse toplumsal anlağın gelişmesine katkı veriyor. Ne mutlu ona… Desteklenmeli, güçlendirilmelidir.

Bu arada Türk Dil Kurumu da Atatürk’ün desteklerine ilişkin eski kazanımlarının büyük bir kesimini yine sağladı. Desteklenmelidir; diğer eksiklikler de giderilmelidir. Türkçe’yi geliştirmek ve güçlendirmek yaygınlaşması gereken kutlu bir eylemdir.

(Nisan 2012, Ankara)

You may also like...

Bir cevap yazın