UĞUR MUMCU’YA BOMBALI SALDIRI VE TARİHİN BELİRLENEN GÜNDEMİ


Dr. İlhan Tomanbay

Yeni yılın ilk ayında, Ankara Karlı Sokakta patlayan bir bomba Türkiye’nin önündeki bir yılın ve hatta önündeki yılların gündemini netleştirmiş oldu.

24. Ocak 1980’de, zamanın Hükumeti tarafından Türkiye ekonomisinde radikal kararlar alınmış, monetarist ekonomik politika uygulamasına geçilerek ekonomik bir bomba patlatılmıştı.

Bu patlayan bomba Türkiye’nin daha sonraki on yıllarının gündemini belirliyordu. Tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen yeni ekonomik yapısal düzenleme, kısa bir süre sonra toplumdaki sosyal düzeni temelinden sarsıyor, sosyal sorunların çeşitlenmesine, büyümesine ve yaygınlaşmasına yolaçıyordu.

Bu kararların sonuçları bir süre sonra, yapısı gereği askersel yönetimi zorunlu kılıyor, 12 Eylül 1980’de darbeyle gelen askersel yönetim, aynı ekonomik politikanın sürdürülmesi kararını alıyor ve sürdürüyordu.

Askersel yönetim döneminde, çalışanların ekonomik hak arama yolları, sendikal örgütlenme, toplu sözleşme, grev… hakları yasaklanıyor, yukarıdan yapılan düzenlemelerle gelirlerinde ani ve büyük kısıtlamalar uygulanmaya başlıyordu. Bir yandan çalışanların gelir artışları frenlenirken, üstüne üstlük, çalışma saatleri uzatılıyordu. Böylelikle, çalışanların alım güçleri 1984 yılında 1974 yılının düzeyine indiriliyordu. Türkiye’nin gelir dağılımı inanılmaz bir hızla bozuluyor, çalışan geniş kitleler hızla yoksullaşıyor, DPT’nin yaptırdığı gelir dağılımı araştırmasının yayını yasaklanıyordu.

Birden yoğunlaşan ekonomik sorunların geniş halk kitlelerinde yarattığı çaresizlik, insanları, bir süre sonra, asker ve yoksulluk ikileminin kıskacında son sığınak olan din duygularına sarılma noktasına getiriyor, bu içten tavır, bir yandan, dışardan destekli radikal islamcı hareketleri umutlandırıyor, öteyandan da, ekonomik kararların sonucu olarak yitirilen halk desteğinin tekrar kazanılması için zamanın hükumetlerince bu dinsel hareketlere göz yumuluyor, destek sunuluyordu. Türkiye, 1923 yılında Cumhuriyet’in kurulmasından 1980’li yıllara değin şeri hareketlerin hükumetler eliyle en fazla geliştirildiği, hızlandırıldığı ve yaygınlaştığı bir döneme tanık oluyordu.

Atatürk’ün kurduğu kuruluşlar kapatılıyor, vasiyeti çiğneniyor, Türkçe dilinin gelişmesinin önünü tıkamak için yasaklar getiriliyor, halka Arapça sözcüklerle konuşulması için en üst düzeyde baskılar yapılıyor, okullara zorunlu din dersleri konuyor, Türkiye Cumhuriyetinin yurtdışında görevlendirdiği devlet memurlarının aylıklarını politik ereği belli şeriatçı yabancı örgütlerin ödemesi için yönetimin en üst düzeyinde imzalar atılıyordu.

24 Ocak kararlarının bir parçası ve uzantısı olarak, bir süre sonra sosyal devlet ilkesinin Anayasa’dan çıkarılması, zamanın Başbakanınca öneriliyor, öneri tartışmalara yolaçıyor, bu arada, zaten yaygınlaşamamış sosyal güvenlik, zaten yetersiz olan sosyal haklar fiiliyatta giderek daraltılıyor ve kısılıyordu. Sosyal devlet ilkesi Anayasa’dan silinemese de fiilen uygulamadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Monetarist ekonomik politikanın uygulanması zorunluluğu insan haklarının askıya alınmasını da gerektiriyordu. 24 Ocak kararları, askersel yönetim ve şeri mücade üçgeninde Türkiye, insan hakları konusunda gerilere kayıyor, işkence edilen, işkencede öldürülen insanlar konusu güncelleşiyordu.

Bütün bu çerçeve içinde, 24 Ocak ekonomik düzenlemeleri bir süre sonra, korunmaya muhtaç çocuk, korunmaya muhtaç genç, korunmaya muhtaç kadın, korunmaya muhtaç yaşlıların sayılarında patlamalar yaratırken, uyuşturucu kullanımı, fuhuş, intihar oranlarında birdenbire artışlar ortaya çıkarken, açlıktan ölümler ilkkez Devlet İstatistik Enstitüsünün kayıtlarına girerken, Türkiye’de sosyal hizmetler de askerlerin konu alanına giriyor, sosyal hizmet kurumları zapturapt altına alınıyor, yapılan yeni örgütlenmenin başına emekli bir general getiriliyordu.

Bir yandan, çağdaş, resmi sosyal hizmetler böylelikle denetim altına alınırken, bir yandan da hızla yoksullaşan geniş kitlelerinde sıkıntıları hafifletmek adına sosyal yardım kurumu, sübap olarak geliştiriliyor ve ancak, işleyişi, sosyal hizmet mesleğine ve kurumuna değil, vakıf örgütlenmesi altında, zamanın iktidarının politik denetiminde, yerel toplumun eşraf, esnaf ve din adamlarına bırakılıyordu.

Yani, sosyal hizmetlerin çağdaş örgütlenmesi kısıtlanırken, Avrupa’da yüzyıl öncesinde kalmış, çağdışı bir sosyal hizmet modeli yaşama aktarılıyordu.

24 Ocak kararlarının sonucu olarak demokrasi, insan hakları, çağdaş toplum, sosyal devlet, sosyal hizmet kurumları aynı akıbete uğruyor; asker, şeriat, dış tehditler sarmalında boğuluyordu.

Bütün bunlar olurken, aynı zamanda, parlamenter politika yukarıdan güdümleniyor, bilinçli bir operasyonla, halk politikanın dışına itiliyordu.

Bu depolitizasyon ve sessizlik içinde, birbiri ardına yaptığı araştırmalar ve yürekli yazılarıyla bir kişi kalemini silah yapmış haykırıyordu. Araştırmacı-Gazeteci Uğur Mumcu bir yandan demokrasi ve sivil toplum, çağdaş devlet için sesini yükseltirken, bir yandan da 24 Ocak kararları altında ezilen dar gelirli, yoksullaştırılan kesimler adına sosyal devlet ilkesini sonuna değin savunuyor, sosyal sorunları gündeme getiriyordu.

24 Ocak 1980’de bomba gibi patlayan ekonomik kararlara karşı yıllarca yorulmadan yazan kalem gene bir 24 Ocak günü bombayla susturuldu.

24. Ocak 1993’te, yani onüç yıl sonra Ankara’da Karlı Sokakta patlayan ikinci bomba Türkiye’nin önündeki on yılların gündemini netleştirmiş oldu.

Demokrasi, insan hakları, çağdaş toplum, laiklik, sosyal devlet, çağdaş sosyal hizmet için, bu değerlere karşı olan tüm oluşumlara karşı savaşım vermektir bu gündem.

Uğur Mumcu gibi bir araştırmacının, kalem adamının, savaşım erinin, silahsız silahşörün düşüncelerinin ve savaşımının sürdürülmesi salt demokrasiye inananların görevi değildir. Salt laiklik savunucularının istemi değildir. Onun düşüncelerinin savunulması ve yaşatılması, demokrasi, insan hakları ve sosyal devlet olmadan soluk alamayacağı son on yılda apaçık görülen sosyal hizmet camiasının da kaçınılmaz ödevidir.

Sosyal devlet ve insan hakları için soluksuz savaş veren bir insan, doğrudan doğruya bizim mesleğimizin değerlerini de savunuyor, bizim mesleğin çağdaş ve sağlıklı işlemesi ortamının hazırlanması için de savaşım veriyordu.

Sosyal hizmetin önüne 24 Ocak 1980’de yığılan karları, aramızda yaptığımız gizli bir andlaşmayla hemen hemen tek başına, sanki bizim adımıza, yorulmadan küreyen biriydi o. Ta ki, Karlı Sokaktaki su deposunun bahçesindeki karlara düşene değin…

*

You may also like...

Bir cevap yazın