MONETARİST EKONOMİ POLİTİKALARININ SOSYAL BOYUTU VE SONUÇLARI


Doç. Dr. İlhan TOMANBAY

SABEV (Sosyal Hizmetler Araştırma, Belgeleme, Eğitim Vakfı) ile ÜRÜN Gazetesinin geçtiğimiz haftalarda düzenlediği “Monetarist Ekonomi Politikalarının Sosyal Boyutu ve Sonuçları” konulu panelde, zamanın kısalığı ve parti temsilcileri olan konuk konuşmacıların konuşma zamanını daha da kısaltmalarından ötürü konu enine boyuna tartışılamadı. Konu çok önemli aslında. Türkiye’de son onbeş yıla damgasını vuran salt ekonomik değil aynı zamanda toplumsal gelişmelerin, güncel deyişle toplumsal değişim örneklerinin temelinde bu panelin konusu yatıyor.

Türkiye’de ekonominin Cumhuriyetin kuruluşundanberi üzerinde gittiği ray 1980 yılının başında değiştirildi. Adeta bir tirenin hızla giderken makasa girmesi gibi yaşanan bu makas değişikliği ekonomi tirenin yönünü birdenbire değiştirdi. Ilk günler, politikacıların askerler ve toplum bazında yaptıkları propogandalarıyla, ekonominin yeni ve güzel günlere makas açtığı söylemleri aynı ekonominin sonuçlarının halk üzerinde alınmaya başlandığı üç beş yıl içinde yerini kimi kesimlerde derin bir sessizliğe, kimi kesimlerde otoriter, antidemokratik, askersel anlatımlara bıraktı. Tirenin aldığı yeni rotanın hiç de halkın refahı yönünde olmadığı, hatta tirenin, sınırlı ya da sabit gelirli kesimler için daha karanlık günlere doğru yönlendirildiği, yavaş yavaş ve yaşanarak görülmeye başlandı.

Bir ülkenin ekonomi politikası, genellikle, toplumun tutturduğu ekonomik refah düzeyinin, olandan daha güzele gitmesi amacıyla değiştirilmiyor. Bir ülkenin ekonomi politikası o politikayı yürüten anapara güçlerinin sıkışık olan durumlarının düzeltilmesi amacıyla değiştiriliyor; ve anaparacı güçler ne denli ekonomik sıkıntıdaysalar ekonomi modelinde yapılan değişiklikler de o denli sert ve acımasız oluyor. Bu sertlik, bir süre sonra askerlerin yönetime gelmelerini gerektiriyorsa o da mübah görülüyor ve anaparacı güçler anaparalarını askersel yönetim altında daha hızlı geliştirebileceklerini düşünüyorlarsa ona da çağrı çıkartmaktan çekinmiyorlar.

Türkiye’de 1980 öncesi yaşanan ve kökü uluslararası kapitalizmin ekonomik bunalımına dayanan ekonomik sıkıntılar, kendisini, pratik yaşamda, temel tüketim maddeleri satan dükkanlar önünde uzun kuyruklarla; giderek düşen alım gücüyle ve politik arenadaki kanlı çatışmalar ve giderek yaygınlaşan işçi grevleriyle belli ediyordu. Cumhuriyetle yaşıt olan dışa bağımlı anapara, dış ekonomik dünya ile tam anlamıyla bütünleşmek için uluslararası kapitalizmin güdülemesi altında siyasal güçleri bu yönde zorluyor, içedönük ekonominin duvarlarını yıkılmasını dış ekonomik ağırlıklarla birlikte istiyordu. Anapara kendi içinde sıkışmıştı ve ülkenin 70 Cente muhtaç olduğu bizzat devrin başbakanı tarafından dile getiriliyordu. Halkın ekonomik istemlerini karşılayamadıkça da halkın tepkisi artıyor; sol direnişler ve sol sempati kitleler arasında yayılıyor ve bu, egemen güçlere karşı direnişe dönüşüyordu.

Ülkenin ekonomisine bağımlı olarak toplumsal yapısı da huzursuzluklarla sarsılıyordu.

24 Ocak 1980 günü zamanın başbakanı Süleyman Demirel basın toplantısıyla, IMF kararları doğrultusunda düzenlenmiş bir ekonomik önlemler paketini açıklıyor ve bu açıklamayla ülkede yeni bir ekonomik dönem başlatılmış oluyordu.

Projenin mimarı zamanın DPT Müsteşarı Turgut Özal’dı. Televizyonlarda halka ekonomik proğramın önemini anlatırken, başka seçenek bulunmadığı yönündeki propogandasını aynı zamanda Genelkurmay’da askerlere ekonomik paket konusunda brifing vererek ilerideki askersel müdahale için zemin hazırlıyordu.

Çünkü monetarist ekonomi politikasının demokratik ortamlarda uygulanamayacağını, bizzat bu ekonominin ustası Milton Friedman söylüyordu. Türkiye’de de gidiş farklı olamazdı ve olmadı. 12 Eylül 1980 günü ülkedeki iç huzursuzluklar ve politik kargaşa gerekçesiyle askerler darbe yaparak iktidara geldiler.

Monetarist (parasalcı) ekonomik kararlarla 24 Ocak 1980’de US Doları bir gecede 30 TL’den 70 TL’ye yükseltilmişti. Ceplerdeki paralar dolar bazında, bir gecede, büyük oranda eridi. Bu erime 1988 yılında rekor düzeye, % 81.8’e fırladı. 24 Ocak kararlarıyla paranın değerdüşümü süreklileştirildi. Bu, yoksulluk oranının hızla artmasının da süreklileştirilmesi demekti.

Çünkü ülkedeki anapara, aynı Adama Smith’in vahşi kapitalizm döneminde olduğu gibi sınırlı gelirli, çalışan halkın cebinden birden büyük oranda para çekiyordu. Cebinden parası her gece bitimsiz çekilen dar gelirliler hızla yoksullaşırken, birçok özel banka ve holdingin aynı yıl toplam karları bir önceki yıllarla kıyaslanamayacak derecede yükseliyordu. Sonuçta, gelir dağılımı, Türkiye’de daha önceki dengesiz yapısını aratacak denli, daha da bozulmaya uğruyordu.

Dar gelirlilerin cebinden paranın değerdüşümüyle sürekli çekilen para anaparanın doyumuna yetmeyince “üretken olmayan” yeni kaynaklardan da para çekilmesi tartışmaya açıldı ve 1983 yılında zamanın başbakanı Turgut Özal Anayasa’dan sosyal devlet ilkesinin kaldırılması gerektiğini ortaya attı.

Ekonomideki sarsıntı, politik yozlaşmanın yanısıra hızla toplum katmanlarına yayıldı. Işçi ve memurun alımgücü birdenbire düştü. 1985 yılında müftüler, ramazanda yoksullara verilen fitrenin memura verilebileceği açıklamasını yaptılar. Aynı yıl, Hükumet tarafından Fakir Fukara Fonu adıyla bir fon kurularak Türkiye çapında her ilde kurulan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları aracılığıyla bu fonun yoksullara dağıtılması yasalaştırıldı.

Bu öykünün en acıklı yanı, bu ekonomi politikasının sosyal yaşamda yarattığı derin yıkıntılar ve sonuçlardır. Yaygınlaşan ve kitleselleşen işsizlik, yoksulluk, dilencilik, açlık, beslenme yetersizliği, bundan doğan sağlık sorunları, sağlıksız konutların artması, aile çatışmalarındaki, korunmaya muhtaç ve sokağa bırakılan çocukların, boşanan eşlerin sayısındaki artış, gene hızla yaygınlaşan intihar, fuhuş, özellikle evli kadınlar arasındaki fuhuş, alkol ve uyuşturucu kullanımı, ekonomik nedenleri olan suçluluk monetarist ekonomi politikasının uygulanmasından sonra patlama yapan kimi sosyal sorunlar olarak kayda geçmiştir. Gerek Polis, gerek Adalet Bakanlığı ve gerekse DPT ve DIE rakamları bu alanlardaki patlamayı doğrulayan veriler sunmaktadırlar(*) .

1980’li yıllarda Türkiye’nin zaten % 4 ile 5 arasında bulunan sosyal güvenlik harcamalarının sosyal güvenlik içindeki payı “gelişen Türkiye”de bugün hala % 4,5’tur. Bu rakam, 1992 yılında, gelişmiş ülkelerde % 20 ile 30 arasında seyretmektedir. Örneğin, Isveç’te % 33,7, Hollanda’da 32,4, Almanya’da % 26,6, Avrupa Birliğine bağlı ülkelerde % 26’dır. Macaristan’da % 27,6, Çek Cumhuriyetinde % 21, Polonya’da % 19,9 ve Türkiye’de % 4,5’dur. Ortadan kaldırılmak istenen sosyal devlet fiiliyatta çoktan kaldırılmıştır. Varolan sosyal güvenlik hizmetleri de ya etkisiz ve yetkinsiz bırakılmışlar ya Emekli Sandığı ve Bağkur gibi güdükleştirilmiş ve ya SSK gibi batırılmışlardır. Bugün Türkiye’de sosyal devlet, hastaya melhem olmayan ilacın varlığı gibi vardır.

Sosyal devlet konusunda parasalcı ekonomi politikasının ABD’li mimarı Milton Friedman açık konuşmaktadır. Sosyal olmayan, çalışanların hakkı yasalarca düzelenmeyen, sosyal sigortaları, sendika gibi ücret savaşımı araçları bulunmayan bir ekonominin varlığını arzu etmektedir. Inanılmaz ancak, böyle geri ve çağdışı istemler hükumetlerce de yaşama aktarılmaya çalışılmaktadır.

Bu kısa yazının içinde Friedman’ın görüşlerine de yer vermek isterdim. Bu olası değil. Meraklı olanlar bu konuda Friedman’ın Türkiye’de de yayınlanan kitaplarına gözatabilirler ve onun sosyal devlet hakkındaki görüşlerini öğrenebilirler(**) .

*


(*) Sosyal sorunlarla ilgili toplu rakamlar konusunda bakınız: Tomanbay, İlhan. Wie sozial ist die Türkei?, VVB Verlag, Berlin. Özellikle 213-273. sayfaları arası..
(**) Örneğin, bakınız: Friedman, Milton. Kapitalizm ve Özgürlük. Altın Kitaplar, Istanbul. Özellikle: 225-326. sayfaları arası.

You may also like...

Bir cevap yazın