KALKINMA YOLUNDA BİR TARİHSEL ÇELİŞKİ

İlhan A. Tomanbay

Azgelişmiş her ülke, kalkınma yolunda, toplumsal yapısının özünden gelen, hiç de küçümsenmeyecek çelişkilerle yüklüdür. Bu çelişkilerin keskin tavırlar ve kesin çözümlemelerle üstesiden gelinmediği takdirde o geri kalmış ülke için kalkınabilmekten sözetmek mümkün olmaz. Kalkınmaya susuz, bunun için de sanayileşmeye özlemli Türk toplumunda bugün bu çelişkilerin en önemlisi, ülkenin yönetiminde sözsahibi olan çevrelerle işçi kesimi, daha genel anlamda çalışan kesim arasında bulunmaktadır. Bu çelişkinin, günümüzde, çözülmesi için değil, körüklenmesi yolunda çaba harcayan çevreler, aslında, kendi sınıfsal özlerinin gereği doğrultusunda davranmalarına karşın, kalkınma ilkelerine ve kararlarına kendi davranışlarıyla aykırı düşmektedirler.

Bu aykırı düşüş, yalnız ülkemize özgü değlidir. Tarihin varlığından ve sınıfların ortaya çıkmasından buyana, çalışanlarla çalıştıranlar arasındaki çelişkiye çözüm bulunamamıştır. süregitmektedir. Ancak, çağın aklı, bu çözülmezliğe çalışanları ezerek çalıştıranlara refahsağlama yöntemini geriye itmiştir, öteki toplumlarda. Ağırlığın çalışandan yana bulunması gerektiğine, önce onların refahlarına dönük çözümlerin, ulusal kalkınma için birincil şart olduğuna, çağın aklı, inanmıştır. İşlevsiz insanların ağırlığının bulunduğu toplumlar, geri ve ancak, geriliğini kabul etmek istemeyen, zavallı toplumlardır. Hangi ülkede ki üretimde varlığı etkin olmayan işlevsiz sesler güçlüyse o ülke kalkınma yolunda güdük kalmıştır. Peynir gemisini lafla yürütmektedir. Sorunlar içindedir toplum aynı zamanda. Ekonomi bozuktur. Sosyal hayat yozdur. Kültür, dış, bize bağdaşmayan kültürlerin büyük masraflarla reklamı yapılacak kadar, halk bunlarla uyutulacak kadar-raydan çıkmıştır. Umut şenliklerdedir. (Buna, umut şenliktir de diyebilirsiniz.)

Günümüzde uygulamayı ortaya doğru koyabilmek için konuyu sosyolojik tabandan hareketle, tarihsel oluş süzgecinden geçirerek sunmakta yarar vardır.

Çağımız toplumlarında birbirlerinden nicel ve nitel özelliklerle ayrılan üç ayrı çalışma kesimi söz sahibidir. Başka bir deyişle, insanlar her toplumda, birbirlerinden önemli farklarla ayrılmış, üç ayrı iş kesiminde üretimde bulunurlar. Bu üç iş kesimi, tarım, sanayi ve hizmetler kesimleridir.

Toplumbilimsel araştırmalarda ifadesini bulan tarihsel gerçekler, bu aç çalışma kesimi arasında ülkenin kalkınmasına yönelik sağlam bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Örneğin, bir ülkede tarım işçileri ençok, sanayi ve hizmetler kesimlerinde çalışanlar azınlıktaysa, o ülkenin henüz bir tarım toplumuna sahip bulunduğu söylenir. Bir tarım toplumu da artık çağımızda, geri kalmış ülkeler kategorisine girer.  Gelişkin ülkelerle kıyası olanaksızdır.

Eğer, sanayi kesiminde çalışanlarda sürekli bir artış varsa, o ülke, sanayileşmenin hızı oranında kalkınma yolundadır. Kalkınmıştır ya da. Ancak, burada şu açmayı yapmak zorunluluğu var: Mekanik, salt paraya dayanan hacim genişlemesinin kalkınmışlıkla ilgisi bulunmadığı açıktır. Birkaç kişi milyoner olur, ulusal gelir artar ama, halk içindeki gelir ve sosyal adalet dengesizliği, bu maddi hacim genişlemesine duyulacak övünç payını siler götürür.

Ve eğer, bir ülkenin hizmetler kesiminde sürekli bir büyüme görülüyor, öteki kesimler kısırsa, bu da gelişmenin çarpık bir temele oturtulduğunu, gelişme değil, tehlikeli bir değişmenin gerçekleşmekte bulunduğunu gösterir. Hizmetler kesimi tüketici bir alan olduğundan toplumun ürettiği somut değerleri tüketir. Bu kesimin, ancak rantabl hacimde tutulması ve işletilmesidir, üretime katkıda bulunan, dolaylı üretim sağlayan bir hizmetler kesiminden sözettirir. Yorsa, maddi varlıkları emen bir vantuz olma rülünden başka bir yol yüklenemez. Yaptığına da üretim demek mümkün olmaz.

Bugün Türkiye’deki görünüm, bu sosyolojik gerçeklerin ışığında şöyledir. Sanayi kesiminde yatırım durgunluğu, tarımda, politikasız, kendiliğinden üretim, hızla kabaran hizmetler kesimi. Hele, 1950’den başlayarak Türkiye’de, olağanın ötesinde hizmetler kesimine hücum planlanmış ve gerçekleştirilmiştir. O günden sonra, hizmetler kesimindeki gelişme, sürekli, sanayi ve hizmetler kesimlerindeki gelişmelerin oldukça ilerisinde yürümüştür. Yürümektedir de.

Bu yarış, bu tarihsel yarış, o ülkenin geri kalmışlığını ya da ilerlemeşliğini, daha kalın çizgiyle, dilimizden düşürmediğimiz, çağdaş uygarlık düzeyine çıkmışlığın ya da çıkmamışlığını belirleyecektir. Bu yarışın yengini, o ülkenin gelecekteti görünümünü size müjdelemiş olacaktır.

Türkiye bugün sanayide istihdam artışıyla, çağdaş Türkiye ülküsünün kucak kucağa olduğunu her çıkar kesimiyle görmüş ve kabul etmiştir. Bir geri bırakılmış ülkenin birincil ihtiyacı, geniş halk tabanının durmasız artan somut isteklerinin düzenli olarak karşılanması ve çeşitli sanayi maddeleriyle  üretim hacminin genişletilerek tezelden ihracata yönelinmesidir. tarımda çalışan ve tarımdan beslenen aktif nüfusun tedricen azaltılması ve buradaki işgücünün sanayie kaydırılmasıdır. Hizmetler kesiminde şişkinlik yaratılmaktan kaçınılması, toplumsal tüketimin enalt düzeye indirilmesidir. Çünkü bu tavır, çalışan, dinamik ve geri bir ülke için çok gerekli olan işgücünün

1) üretici olmayan alanlarda beslenmesini,

2) tüketici alanlarda eritilmesini

önler.

Durum böyleyken, gelişmek, geri kalmışlık zincirinin kırmak isteyen her toplum işgücünü hizmetlere bindirmemek, sanayie kaydırmak yolunda etkin çabalara girmek zorunda kalıyor. Doğaldır ki bi, sorunu ancak bir yönü. Bunun yanında örneği, işgücünde nitel gelişmenin de eğitim proğramlarıyla sağlanması, geri ülkee kalkınmasını büyük oranda olumlu yönde etkilemektedir.

İktidar yerinde bulunanlar, eğer ülkelerinin sağlıklı ve hızlı biçimde kalkınmasını istiyorlarsa, işgücünün böylesi bir dağılıma tutulmasını gerçekleştirmek zorundadırlar. Sistem kapitalist de olsa, sosyalist de olsa; çalışanların kullandığı üretim araçları özel ellerde de, devlet ya da kamunun elinde de bulunsa gene istihdamın bu sosyolojik kurala göre gerçekleştirilmesi sermaye yatırımlarının olduğu kadar, işgücü yatırımlarının da sanayi yönünde ağırlıklaştırılması gerekmektedir.

Ülkemizde de 1960’dan sonra işbaşına gelen hükümetler, kamuoyuna sundukları politikalarıyla bu yönde çaba harcayacaklarını, hiçdeğilse söyleyerek, yukarıdanberi açıklamağa çalıştığımız sosyolojik kuralı kabul ettiklerini ortaya koymuşlardır. Bunu sevindirici bir aşama olarak görmek gerektir.

Konuyu Türkiye’ye indirgediğimizde, yetkililerin, sanayi kesiminde çalışan insanlar için – özel girişime aldıkları “teşvik tedbirleri” gibi – özendirici önlemlere başvurmaları gereği ortaya çıkmaktadır. İşgücünü sanayi alanında yoğunlaştıracak yolların aranıp bulunması zorunlu olmaktadır. Bu da işçiler için sosyal ve ekonomik yeni haklar sağlanmasıyla ve eskiden verilen çeşitli hakların değil geri alınması geliştirilerek pekiştirilmesi yoluyla olur. İşçilere yönelik böylesi ekonomik ve sosyal güvenlik alanlarında sağlanan özendirici önlemler öteki iş kesimlerkinden işgücünün sanayie akın etmesini sağlayacaktır ki bu ülke kalkınmasında en ön adımın atılmış olması demektir.

Bugüne değin, gelenekselleşmiş bir çekicilikle, işgücünü emen hizmetler kesiminin gördüğü rağbeti, Osmanlılıktan gelme, “devlet kapısında” memurluğun emniyetliliğine bağlıyabiliriz. Aldığı aylık az da olsa, devlet kapısının sağlamlığı, yani aylığın aksamasız alınması emeklilik ve öteki sosyal hakların varolması, en önemlisi, bu kesimde işten atılma sorununun olmaması gibi avantajlar, geçim koşulları zor da olsa, yarınından kaygulanan insanoğlunu haklı olarak hizmetler kesimine itmiştir. Öteyandan yarınını güvence içinde göremediği, patronun keyfi tasarrufuyla işten atılma korkusu bulunan sanayi kesiminde bugün necek güvenlik önlemleri alınmış bulunursa bulunsun, işçi rahat değildir. (Üstelik verilmiş hakların sık sık geri alınmasının söz konusu yapıldığı bir ülkede.) Bu da sanayi kesiminde çalışmanın iticiliğidir.

Toprağın bölüşülmüş ve artmayan bir araç olması üstünden geçinenlerin karın doyurmasını gitgit zorlaştırmakta oluşu ve hele toprakta çalışanların 20. yüzyıl Türkiye’sinde sosyal güvenlik örgütünün bile kurulmamış olması tarım kesimi çalışanını da kuşkulu ve güvensiz kılmıştır.

Durum böyleyken, kendi ve ailesinin yarınını güvence altında tutmak sorumluluğunun dürtüsüyle çalışan insan büyük bir hızla hizmetler kesimine yağışmaktadır. Bu görünüm içinde, özendirici önlemlerin alınara, çalışan insanın sanayie akmasını sağlamak aslına hiç de zor değlidir. Ancak..

Bugün Türkiye’de toplumsal gücü bünyesinde bulunduranlar bu yansınamaz gerçeği görüp kabul etmelerine karşın, sanayi kesimi çalışanının güçlenmesine yönelik önlemleri almaktan sürekli kaçınmaktadırlar. Hatta bsırakınız kaçınmayı, işgücünü sanayi kesiminden soğutacak uzaklaştıracak ne gerekiyorsa tezgahlamaktadırlar. Bu tezgahın kurucuları aslında, işçinin güzlenmesini çıkarsal zararına bulan işveren kümesidir. Sosyal sigürtalar Kurumunun 27. Genel Kurulu önçesinden başlatılan ve hala sürdürülen işçi haklarını hedef almış tartışmalar işçi kesimi üzerinde yoğun bir kuşku ve korku halesi oluşturmuştur. Bugüne değin zaman zaman verilmek zorunda kalınan güvencelere karşın hala işçi, -sütten ağzı yandığından olacak-sosyal haklarının elinden alınması kuşkularından kurtulamamıştır. Açıktır ki, bu dönemde, iş hayatına atılma durumuyla karşılaşmış taze işgücü bu dolambaçlı, karışık ve korkutucu tartışmaları görünce, “azıcık aşım, kavgasız başım” ya da “ne olur, ne olmaz” diyerek gene hizmetler kesimine zorlayacaktır. Tarım kesimine yol zaten tıkanıktır, gidemez.

Geri kalmış ülkeni gelişmiş çevrelerinin isteğiyle, kalkınma rampasındaki toplumun özlemi arasındaki bu önemli çelişki aslında, gelişmek isteyen bir toplum için tarihsem bir çelişkidir. Bu çelişkiyi eğer iyiniyetlisek, mutlaka bir noktada kırmak zorundayız. Ya sınıfsal özümüzün emri doğrultusunda, işçi sınıfının güdükleşmesi içni eldeki her oyunu deneyeceğiz, ki o zaman kalkınmış Türkiye türkülerini söylemeğe hakkımız kalmaz; ya da kalkınmış Türkiye türküleriyle Türk işçisinin huzura kavuşması, güçlenmesi, zevk ve şevkle üretimde bulunması için gerekli önlemleri alacağız. İkinci yolu seçtiklerini kendisinden öncekiler gibi son hükümetimiz de yeri geldikçe söylemektedir. İş, birtek, içtenlikle uygulanmasına kalıyor,

Kabarık, ancak zaten niteliksiz işgücümüzü ne yapıp yapıp sanayi kesiminde yağıştıracağız Yeni ortaya çıkan işgücümüze gösterdiğimiz doğrultu, sanayideki işalanları olacağı gibi, özellikle bugün oldukça tehlikeli biçimde kabarmış bulunan hizmetler kesimindeki işgücünün de bir miktarını sanayi alanına aktaracağız. Bunu yararı, sanayisel gelişim modelinde görüleceği gibi, yetersiz ulusal kazançlarımızın da her yıl tüketici yığınlarca eritilmesinin önlenmesinde de saklıdır.

Bu tarihsel çelişkinin, işçinin güçlenmesinden korkmayarak, üstüne üstlük, sanayi alanında istihdamı körükleyerek yokedilmesi konunun başında da değiğimiz gibi kesin tavır ve akılcı tutum gerektirir. Ancak, bundan da başka kalkınma yolu çağımızda yoktur. Madem ki üretimi artırarak ulusal gelirde artma sağlanabiliyor, öyleyse, üretimin temel ögesi, tek işçi kesiminin içten davranışlarla güçlendirilmesi yürünecek tek yoldur.

Oysa, bir ülkede ki, üretimde etkinliği yadsınamayacak halk kesimleri, çalışan kesimler ağırlıktadır, sorunları enaz düzeye indirilmek için uğraşılmaktadır, sosyal güvenlikleri sağlanmıştır, huzur içdedirler, o toplumda ekonomi sağlıklıdır, toplumsal hayat düzenlidir, kültür, dış kültürlerden medet ummayacak kadar görevini, işlevini sürdürmektedir.

Böyle bir toplum, ekonomik dizgesi ne olursu olsun, aklın dizgenin önüne geçtiği bir toplumdur.

Her ne kadar olanaksızsa da (önemini anlamaları bakımından kayda değer) kara, maddeye insandan önce değer veren kapitalist dizge insanı ön plana geçirmek için varlığına ve mantığına karşı kendikendisini zorlamaktadır. Biz de ilkel kapitalist mantığa sahip çıkmak için mi kendimizi zorlamaktayız?

22.8.1972, Ankara

You may also like...

Bir cevap yazın