KIZILAY ve TÜRK HAVA KURUMU’NU KURTARMAK – I

Prof. Dr. İlhan TOMANBAY
Hacettepe Üniversitesi
Sosyal Hizmetler Yüksekokulu

Marmara depremi Kızılay’ın son yıllardaki sokaktaki insanın göremediği yüzünü açığa çıkarttı. Oysa İlkokul kitaplarımıza da giren Kızılay’ın ne kutsal bir yeri vardı gözümüzde. Sanki bir kurtun Kızılay’ı ve içimizdeki bu kutsal yeri zaman içinde sessiz ve derinden yeyip bitirdiğine tanık olduk. Toplumca öyle üzüldük ki, ömürlük biriktirimlerini, yastık altı servetlerini, evlerini barklarını içhuzuru ile Kızılay’a bağışlayan insanlarımız pişmanlıklarını dile getirdiler. Bir süre sonra da Atatürk ve onun “Gelecek Göklerdedir” belgisiyle andığımız Türk Hava Kurumu (THK) yolsuzluk söylentileriyle gündeme geldi. Yöneticileri mahkemeye verildi. Geçici bir yönetim kurulu ve başkanlığa bir General atandı. Bu iki kurumu tekrar düze çıkartmak için birşeyler yapmalıyız. Çünkü onlar köklü ulusal kurumlarımız ve bizle çalışmasalar da bizim kurumlarımız. Her iki kurumu bu duruma getiren nedenleri özetleyecek olursak:

  • Kızılay ve THK’yı bu acınası konuma getiren anlayış herşeyden önce ülkenin her kurumunun içine giren kurtlardır. Bu kurtlar, çalışmadan yükselme ve çalışmadan servet sahibi olma anlayışı (rüşvet), yolsuzluk, adamsendecilik ve vurdumduymazlıktır. Bizzat Başbakan deyişiyle sırtları sıvazlanan işini bilen memurlar neden Kızılay ve THK’nda bulunmasın ki? Bunun kadar, birileri uyanıklıklarını kurum sırtından ıspat ederken diğer birileri de suskunluklarıyla bu talana yardımcı olmadılar mı? Namusluların namussuzlar kadar cesur olmadığı bir yerde yolsuzluk ve talan önlenebilir mi?
  • Gene zaman içinde Türkiye’de her kurumda yaygınlaşan adama göre iş anlayışı ile bunlar ve benzeri kurumların içine yerleşmiş niteliksiz eleman bolluğu Kızılay ve THK gibi kurumların değil verimli çalışma yapmalarını, etkin planlama yapmalarını bile hayal durumuna getirmiştir. Şişirme kadrolar ve ehil olmayan görevlendirmelerle THK da hantallaşmıştır, Kızılay da.
  • Yetkin olması gereken personel öylesine konudan uzaktır ki, örneğin Kızılay’ın yaygın bir doğal yıkım durumunda nasıl bir felaket politika ve planına sahip olduğunu değil ilgili yurttaşların, bu kurumların bünyelerinde çalışanların bile bilmediği Marmara depremiyle tanıtlanmıştır. Kızılay yetkililerinin genel bir felaket eylem plan dosyaları ayrılı bütçeleriyle birlikte elaltında beklemekte midir? Beklemediği belli olmuştur da neden beklememektedir? Bu da bellidir ve bu maddeler arasında bunun yanıtları çıkmaktadır.
  • Bireylerinde kendisini boyutlandırma anlayışı yerine kendini sınırlandırma anlayışı bu denli yaygınlaştırılmış bir ülkede, kurumlar da bu anlayışa uygun duruma maalesef gelecektir. “Kızılay’ın görev alanı şunlarla sınırlıdır; bizim işimiz sadece deprem değildir; iyi ama bu boyutta bir felaketi düşünmemiştik ki..” gibisinden kendi anlayış boyutunun sınırlılığına uygun gerekçelerin getirildiği bir Kızılay yaratmanın ceremesini şimdi kim çekmektedir? Her iki kurum da kuruldukları yıllardanberi nice zaman geçmesine, toplumun kalabalıklaşmasına, karmaşıklaşmasına ve gelişmesine karşın ve çağın gereklerine uygun olarak kapasitelerinin arttırılması, çağdaşlaşmaları ve boyutlanmaları gerekirken işlev ve hizmet boyutları bakımından olabildiğince dar tutulmuş, adeta kısırlaştırılmışlardır.
  • Kuruluştaki geleneksel yapı sürdürülmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarının, 1920’li yılların kurumları 2000’li yıllarda aynı anlayışla yönetilebilir mi? Bu kapsamda her iki kurumun da planlama ve organizasyon sorunları vardır. Bu kapsamda;
  • Örgüt yapıları yenilenememiştir. Devletsel, yukarıdan aşağıya, hiyerarşik yapı işlerin gecikmesine neden olmaktadır. Her iki kurumun kapılarından girmek ve belirli kimselerle görüşebilmek Başbakanlığın kapısından girmekten daha zor duruma getirilmiştir. Yani, hizmet verdiği kesimlere yabancılaşmış kurumlar durumuna gelmişlerdir. Bu güven sarsmaktadır. Bu tür kurumlar halka karşı içtenlikli bir görünüm sergilemek zorundadırlar. Kızılay, öylesine devlet kuruluşu gibi görülmektedir ki Kızılay’ın depremde başarısızlığı sanki Devletin başarısızlığı gibi gösterilmiştir. Devlet yetkilileri de böyle bir durumla karşılaşınca gayriihtiyari olarak Kızılay’ı savunma pozisyonuna girmişler, bu transtan çok geç ayılıp Kızılay yetkilileri hakkında soruşturma başlatabilmişlerdir. Kızılay’ın kamu kurumu değil özünde bir dernek olduğu unutulmamalıdır. THK da aynı durumdadır. Devletle bütünleşmeleri handikaplarıdır. Bunlar gönüllü kuruluşlardır.
  • Bu kurumlarda proje bazında hizmet üretimi olanaklı değildir. Oysa çağdaş sosyal kurumlar projelerle soluk alıp verir ve gelişirler.
  • Her iki kurum da gerçek amaçlarından uzaklaşmışlardır. Araç olan rant kullanımı bu kurumlarda amaç durumuna getirilmiştir.
  • Sadece personel değil, hizmetler de çağdaş ve yetkin değildir. Sürdürülen hizmetler yetkin eller tarafından yürütülmemektedir. Örneğin sosyal yardım akla ve bilime uygun bir inceleme yoluyla değil, iyiniyet ve acıma duygularıyla dağıtılmakta, bu olunca da kaçınılmaz bir biçimde politik tavırlar ve keyfilik gündeme gelmektedir.
  • Yardım kurumları olan Kızılay ve THK yardıma muhtaç, adeta yardım diye bağıran bir konuma gelmişler ya da getirilmişlerdir. Köklü iki ağaç çağın bilgileri ve kurumlaşmasıyla beslenememiş ve içten içe çürütülmüştür. Anlayışlarını, üye yapılarını, örgütlenmelerini, hizmetlerini korkmadan ve komplekse kapılmadan modernize etmelidirler. Bu çerçevede yeni bir model önerisini ikinci yazımda getireceğim.

*

(25 05 2000)

You may also like...

Bir cevap yazın