MESLEK YAZIYLA MESLEKLEŞİR

İlhan Tomanbay

ABD’de social work, Almanca’da Sozialarbeit denen ve Türkiye’de sosyal çalışma adı verilen meslek Batılı kimliğiyle Türkiye’ye 1961 yılında girdi. Kendisinden önce Anadolu’da çeşitli ad ve kimlikler altında verilen sosyal hizmetlerin daha tarihi yazılmadan girdiği için de rakipsiz bir biçimde kendisini kabul ettirerek girdi; oturdu.

Girdi; yeni bir tarihin ilk sayfasını açtı. Daha bu tarih de yazılmadı.

Sosyal hizmetler yazısız tarih uygulaması olarak yaşanıp gidiyor. Yazısız yürütüldüğü için de birikmiyor, birikikleşemiyor, kalıcılaşamıyor. Doğrusuyla, yanlışıyla uygulamalar, birbirinden kopuk, birbiriyle ulamasız, karşılaştırma ve değerlendirme düzlemlerinden uzak, yaşanıp gidiyor.

Yazılmayan yaşanmalar geçicidir. Dönemlik, günlük, anlık tatlar verir. Damaktaki tatlar gibi uçar gider.

Oysa bir meslek, hele ki yeni denen bir meslek, tırnak tırnak, damla damla, denene denene, yanıla yanıla, sabır sabır, çile çile biriktirile biriktirile kimlik kazanır. Ne yoğun ve coşkulu bir sabırdır bu. Ama, bunca çilenin sonunda alınan tat damakta kalan tat gibi değil, tarihe yazılan gururdur. Bunun tadını da hiçbir tatverici sağlayamaz aslında.

Sosyal çalışma konuşarak başlar, ancak, konuşarak kalıcılaşmaz; konuşarak birikmez; konuşarak gelişmez. Söz uçar.

Konuşulanları yazıya dökmek gerektir.

Konuşulanları yazıya dökmek gerektir ki, konuşulanlar içinden değerli düşünceler ile değersiz düşünceler, doğrular ile yanlışlar tarihin harmanında savrulsun ve değerlilerle doğrular tüm ağırlıklarıyla uygulama alanına düşerken, değersizler ve yanlışlar uçuşsunlar gerçeğin ruzgarıyla. Tarihin harmanı, ayırsın birbirinden sapla samanı.

Ne geçmişimizi değerlendirebildik yazının ölçeğinde, ne de birikimlerimizin üzerinde geleceğimizi kurabildik, kurgulayabildik. Üzerinde geleceğimizi kurabileceğimiz bugünümüzü zemin olarak koyamadık ki önümüze. Yaptığımız yıkıldı, denediğimiz unutuldu, gördüğümüz yitti, düşündüğümüz uçtu gitti. Avuçlayıp sıkı sıkı bağlamadıkça (yazıyla), kalmıyor, masamızın üzerinde hiçbir şey.

Bu durumda meslek nasıl gelişecek?

Mesleği geliştirme adına, çok sıkı ve içten çabalarını harcayanlar, ömürlerini bu işlere verenler, ömürlerinin elverdiği süre içinde konuşarak anlatıyorlar kendilerini. Gözlerde değer de kazanıyorlar. Adları öne çıkıyor. Ancak emekli oldukta, bir süre sürüyor ünleri, anlatabilmenin soluğu ölçüsünde; o soluk da tükenince… baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş!

Ne kalıyor elde avuçta?

Yaptıklarımızı yazıya dökmedikçe meslek gelişmez. Uygulamayla başlar meslek. Uygulamaların bir gün gelip yazıya dökülmesiyle o eylemler meslekleşmeye başlar. ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da sosyal çalışma mesleğinin eğitimini veren öncüleri sosyal çalışmaların tarihlerini ve bu uygulamalar konusundaki görüş ve değerlendirmelerini yazarak sosyal çalışmaları meslekleştirdiler. Gisela Konopka, Alman’dı, Almanya’da öğetim elemanıydı. Hitler faşizminden kaçarak sığındığı ABD’de sosyal çalışma alanında öğetim elemanı oldu ve Almanca’ya deneyleri de içinde, bildiklerini yazdı. Kendisi çoktan öldü; kitabı bugün Türkiye’de okunuyor.

Alice Salomon, sosyal çalışmanın Almanya’da yerleşip gelişmesi için ömrünü vermiş bir Alman Yahudisi. Siyasal Parti çalışmalarına katıldı; ama gözü hep yoksullara yarım etmek ve bu işin düşüncesini üretmekti. Yaptı. Sosyal Çalışma eğitim kurumunu kurdu. Bugün hala gelişerek öğretim veriyor. Birsürü kitabı, makaleleri var. Çoktan öldü, kitapları Almanya’da okunuyor.

Eski Türklerde vakıflar yapılanlar sayesinde değil, yazılanlar sayesinde kalıcılaştılar. Tarih öncesi dönemdeki toplumsal yaşantıyı kullanılan eşyalardan çözmeye çalışıyoruz. Tarih yazıyla başladı.

Türklerin tarihi Orhun yazıtlarıyla başladı. Bilge Kaan’ı bize ulaştıran yazıdır. Onun ve onun gibilerin görüşlerini bize ulaştıran yazıdır. Yazı olmasa Tanyukuk yoktu. Yazı olmasa Oğuz Han yoktu. Yazı olmasa Yusuf Has Hacip yoktu.

Yazı olmasa meslek olmaz.

Zanaat olur. Babadan çocuğa geçen el sanatları, en ilkel düzeyde süregidebilir. Çünkü onlarda gelişme beklenmez. Eğer yapan usta gereksinimin gerektirdiği biçimde bir eğeri yapar; oğlu yapar, oğlunun oğlu yapar… Çarığı yapar gider, gelen bir daha yapar. Yemek kazanını döven usta dededen gördüğünü sürdürür. Ancak bunlar zanaattan öteye geçmez. Üretim karmaşıklaştıkça yazı girdi devreye, yazı girdikçe, bilgi biriktikçe biriken düşünceden ötürü üretim karmaşıklaştı.

Yazı sanattır. Sanat yazısal, yazınsan ve bilgiyi ve biçemi biçimlendirmek olduğu için kalıcıdır. Bu anlamda sanat yazıdır.

Zanaat olduğu yerde kaldı. Olduğu yerde kalmayan teknoloji yazıyla gelişim sıçramasını gerçekleştirdi. Eylemler yazıyla meslekleşti.

Geldik aynı noktaya.

Sosyal çalışma yazıyla gelişecek, yazıyla güçlenecek, yazıyla kendini bulacak, yazıyla öğrenilecek, yazıyla kalıcılaşacaktır.

Kuşkusuz mesleği uygulayanların uygulamalarını ve düşüncelerini yazmaları güzel olur. Ancak uygulayan istendiği denli verimli yazamaz. Onların birikimlerini, düşüncelerini birilerinin kalıcılaştırması gerekir. Yazmadan mesleği sevmek uygulamacılara özgüdür. Onların uygulamalarını yazıya dökmek de ya bilimcilerin ya tarih yazıcılarının ya da bu alanda ve bu alanla sevişen sanatçıların işidir.

Tarih yazıyla gelişti. Sosyal çalışma mesleği de yazıyla gelişecek. Yoksa yok!

(14.04.2000, Antalya)

You may also like...

Bir cevap yazın