OSMAN NURİ KOÇTÜRK İLE ANILARIM


İlhan Tomanbay

Benden Osman Nuri Koçtürk ile ilgili anılarım istendiği zaman hem şaşırdım hem heyecanlandım. Nedendi? Yazıyı isteyen Çalışan Adam dergisi olduğuna göre neden belli idi: Çünkü Koçtürk çalışanların beslenme sağlığı için tüm yaşamını vermiş bir bilimciydi. Bir başka neden de benim kendisi ile yaşamımın en verimli dönemlerini birlikte geçirme şansına sahip olmam. Anılar denizinde Koçtürk hoca ile yaşananlar unutulur mu?

Kendisini mezuniyetten sonra Genel-İş Sendikasında çalıştığım yıllarda tanıdım. Sendikada eğitim ve araştırma görevlisiydim. Genel-İş, mezuniyetimden sonra yedi aylık bir işsizlikten sonra girdiğim bir sevgili işyerim bana adeta ikinci bir okul gibiydi. Kimlerle birlikte çalışmadım ki! Yaşamı maalesef anlamsız bir trafik kazası ile erken terkeden avukat ağabeyim Lütfi Gülergün’den aynı odada bir yıldan fazla bir süre birlikte çalıştığım için ilk hukuk nosyonu pratiğini aldım. Onun kişisel ve hukuksal titizliği bana hukukun nasıl ciddiye alınması gerektiğini öğretti. Cengiz Kandiyeli, Ahmet Bacaksız ağabeylerimden sendikacılığı, daha sonra Kars milletvekili olan gazeteci Doğan Araslı’dan gazeteciliği, çalışanlar arasında yaşça en büyüğümüz Naci Tuncel ağabeyimden sendika bürokrasisini öğrendim. Gülergün’den sonraki oda arkadaşlarımdan biri gene dönemin meşhur gazetecilerinden İlhami Soysal’dı. Genelkurmay ile yaşadığı tatsız olaydan sonra Genel-İş’te çalışmaya başlamıştı. Onun ve bir dönem Aydın milletvekili yapmış olan Şükrü Koç’un yazdığı kitapları basılmadan ilk okuyan bendim.

Genel-İş’in işçi eğitimlerine üniversitelerden en seçkin öğretim üyeleri çağrılıyordu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden o zaman Doç. Dr. Alpaslan Işıklı bilgi dolu varlığıyla benim akademik yaşama geçmeme, yüksek lisans yapmama heveslendiren bir kişilikti. Gene SBF’nden derslere gelen Sosyal Politika Kürsüsünden Çalışma Bakanlığı yapmış Prof. Dr. Cahit Talas, Prof. Dr. Sadun Aren, o zamanki unvanlarıyla Doç. Dr. Metin Kazancı, Dr. Yavuz Sabuncu, Dr. Alaeddin Şenel ve daha birçok öğretim elemanı, ki daha sonra profesör olarak emekli oldular, içinde rahmetli olanlar var. Bir dönemin sosyal politika ve sosyal güvenlik alanının bilimcileriydiler. Geniş bir eğitim ortamında işçilere eğitimler verirken bir yandan da geniş bir etkilenmeyle kesintisiz eğitim alıyordum. Bu yol beni önce yüksek lisansa ve süreğinde akademik yaşama götürmüştür.

Birçok öğretim elemanını eğitimlere davet ediyorduk. Ancak birkaç kişi vardı ki sürekli eğitim kadrosundaydı. Bunlardan biri de o zaman Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk idi. Ankara Üniversitesi Veteriner Hekimliği Fakültesini askeri veteriner olarak bitirmişti. Aynı çatı altında çalıştığımız dönemlerde Ankara Üniversitesinde Tıp Fakültesi Biyokimya Kürsüsünde uzman olarak çalışmaktaydı. Sendikal eğitim süreci içinde tanıdım kendisini. Birlikte Ankara dışında birçok kentte birçok sendikal eğitimlere gittik. Derslerini çok dinledim. Her seferinde kendisini yeniden dinlemek ayrı bir zevk veriyor, her dinlediğimde yeni bir şey öğreniyordum. Yaşça benden büyüktü; büyüğümdü. İki metreye yakın boyu, iri gövdesiyle ve kilosuyla deyim yerindeyse dağ gibi de bir adamdı. Kalın ve tok sesi algı uyandırıcıydı, etkileyiciydi. Nedense hep açık renk takım giysi giydiğini anımsıyorum. Hep kravatlıydı. Açık sözlü, düşündüğünü ve doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, konuşkan ve karşısındakine saygıyı sadece gösteren değil, saygı duyduğu belli olan biriydi.

Anlatımlarını, verdiği bilimsel bilgilerini yaşanmış uygun anekdotlarla süslemesi anlattıklarını unutulmaz kılıyordu. Örneğin arabayla gittiğimiz yollarda “Yolumuz uzun, vaktimiz var” diyerek anlattığı anekdotlar bende bilgi birikimi sağlardı. O bilgileri yeri gelince hala kullanırım.

Ana konusu beslenmeydi. Ancak ülkenin beslenme alışkanlıklarını, beslenme ağırlıklarını, tahılı, eti, sütü ülkemizin gıda emperyalizmi kavramı altında açıklıyor ve bilmediğimiz birçok gereklilikleri su yüzüne çıkartıyordu. Gıda emperyalizmine karşı tekbaşına savaşçıydı. İnandığı doğru, yabancı emperyalist ülkelerin Türkiye halkının zekâsını ve kültürünü bile olumsuz etkileyecek bir gıda politikasını Türkiye’ye dayattıklarıydı. Türkiye halkına karşı gıda konusunda emperyalist bir komplo yürütülüyordu. Koçtürk basit ve şükran duyulası bir uluslararası beslenme yardımının bile arkasında emperyalist güçlerin çıkarlarının yattığı düşüncesini tüm topluma ulaşacak yöntemlerle dillendiriyordu. Bu Türkiye’de bir ilkti ve dönüm noktasıydı.

Bu mücadelesinde sağlam dayanaklara sahipti. Askerlik görevi sırasında 1949-1953 yılları arasında incelemelerde bulunmak üzere gönderildiği ABD’de Missouri Üniversitesi Beslenme Kürsüsünde çalışmalar yaptı. Gerçekleri orada bizzat yaşadı. Ankara’ya döndükten bir süre sonra askerlik görevinden ayrılan Koçtürk birkaç kurumda kamu görevinden sonra Et ve Balık Kurumu Genel Müdürlüğünde göreve başladı. Bu süre beslenme konusunda bilimsel yayınlar ve konferanslar ile geçti. ABD tarafından bir tarihlerde, ABD’de İkinci Dünya Savaşı sırasında kendi halkı için silolarda toplanan ve bekletilen miadı dolmuş süttozlarının, kendi çocuklarına içirmelerini sakıncalı buldukları için geri kalmış ülkelerin çocuklarına içirdiklerini savlamış ve süt tozlarının Türkiye’de kullanımına ve dağıtımına karşı çıkmıştır. Bu süttozları İkinci Dünya Savaşından sonra geri kalmış ülkelere ve bu arada Türkiye’ye de ilkokul çocuklarına içirilmesi amacıyla Marshall Yardımı çerçevesi içinde yıllarca yollanmıştı.

1965-66 döneminde Doğu’da geçen ilköğretim dönemlerinde o süttozlarından bana da içirilmişti. Bu nedenle öyküsünü kendisinin ağzından duymak ayrı bir aydınlanma olmuştu benim için. Ayrıca yardım diye propagandası yapılan süttozlarının aslında parasının ödendiğini ortaya çıkartmıştı. Üstelik yardım diye Türkiye’ye satılan bu süttozlarının Türkiye’nin sütçülüğünü baltaladığı da cabasıydı. (Sonuç: Koçtürk’ün yıllar süren savaşımı sonunda gündeme oturan ABD kökenli süttozu zamanın hükumeti tarafından içinde kansere yolaçan “aflotoksin mantarı” ürediği saptandığı için yıllar sonra yasaklanmıştır.)

Bunun gibi gene ABD’den ithal edilen soya ile Türk halkının sağlığı ile oynandığı savıyla Türkiye’yi uyandırmaya devam etti. Sağlıklı zeytinyağı cenneti olan bir ülkeye yapay soya yağı satılmasının anlamsızlığına vurgu yapıyordu. Bu mücadeleler sonunda soyanın insan sağlığına zararları da gene yıllar sonra kesinkes ortaya çıktı. Soya yağı gündemden düştü.

Bunun gibi Anadolu’da tarımsal üretimin arttırılması için aydınlatıcı yazılar yazarken üretimin arttırılması için tarımsal alanda kullanılan ilaçlara karşı da (örneğin DDT) savaş açmış, insanları zehirlediği uyarısını yapmıştır. Bugünkü GDO’lu besinler, hormonlu besinler ile yapılması gereken mücadele için tarım ve beslenme konularıyla ilgili bir profesör ortaya çıkmamaktadır. Koçtürk Hoca bugün yaşasaydı neler anlatmazdı ki, demek geliyor içimden…

Bir başka mücadelesi de Türk halkının çokaz et yediği konusundaydı. Koçtürk Hocam Genel-İş Sendikasında yaptığı ve benim de yardımcılığını yaptığım bir et araştırmasıyla dikkatleri Türk halkının çok az et yemesi, daha çok tahılla beslendiği gerçeğine ilk dikkat çeken bilimci olmuştur. Bugün bu konu herkesin bildiği bir gerçektir. O tarihlerde bu bilgi çarpıcı bir yeni bilgi idi. Hatta çoğaltım yoluyla karton beyaz kapakla çıkarılan Et Raporu adlı raporu o zaman H.Ü Sosyal Hizmetler Yüksekokulu öğretim elemanlarının tamamına posta yoluyla yollamış, yıllarca arkadaşlarımın Et Raporu yolladın takılmalarını zevkle dinlemiştim.

Koçtürk Hocam, Avrupalının günde 200-250 gr. et yerken, Türk halkının bölgelere göre 100, 11, 7 gram et yediklerine dikkat çekiyordu. İfadesine göre, et protein kaynağı olduğu için zeka gelişiminde etkiliydi. Bol ekmek yiyen Türk halkının ise tahılla beslendiğini, bunun da “somun pehlivanı” bir toplum yarattığını söylüyor ve bol yenen tahılın cinsel gücü olumlu etkilemesi nedeniyle bol tahılla beslenen ülkelerde çok çocuk yapıldığını savlıyordu. Unutamadığım bir anekdotu: 50 Milyon nüfusu olan İngiltere’nin 800 Milyon nüfuslu Hindistan’ı yıllarca sömürgesi altında tutmuş olmasını anlatıyor ve birinin kahvaltıda bile jambon yemesine, günde 250 gram et tüketmesine, diğerinde ise etin kutsallaştırılıp ineklerin kesilip yenmesinin engellenmiş olmasına ve Hintlerin pirinç ile beslenmesine bağlıyordu.

Ya da, anlatıyordu: “Ben küçükken köyde su birikintisi içinde oturan bir camızın koşarak gelip sırtına basarak suyun karşı tarafında geçiyordum. Siz oturan bir aslanın sırtına basıp karşı tarafa geçebilir misiniz? Anında pençesini atar, kapar ve parçalar!” Bu anekdotla et yiyenlerin çevik, tahılla beslenen hayvanların ağırkanlı ve yavaş olduklarını anlatmak istiyordu.

Böyle öyküleri çoktu. Kuşkusuz ceteris paribus ilkesi çerçevesinde dinlendiği zaman bu anekdotlar çok çarpıcıydı. Et yiyenin zeki, tahıl yiyenin aptal olacağını söylüyordu. Çocuklarınıza yeterince süt içirin, yumurta yedirin, zekaları gelişsin diye çırpınıyordu. Anadolu’da bir eğitimde genç yaşına karşın kamburu çıkmış, algısı zayıf, yanakları ve alt dudağı sarkmış, bir gözü kaymış, bir gözü yarı kapalı, yağlı ve yusyuvarlak bir şişmanlığa sahip genç irisi yoksul birinin en ön sırada dinlerken, konunun değişmesinden 5-10 dakika sonra “Ne yani biz hergün makarna yiyok, aptal mıyız yani?” diye tepki verdiğini tüylerim diken diken dinlemiştim.

Çok tahıl yemenin aptallaştırmasının yanısıra cinsel etkinliği arttırdığını ve bu yüzden çok çocuk yapıldığını her yerde söylüyordu ama, Koçtürk Hoca, fırsat bulduğu her yerde de çok çocuk yapılması önerisinde bulunuyordu. Bugünkü başbakanımızın dediği gibi üç çocuk da değil yapabildiğiniz kadar yapın diyordu. İki gerekçesi vardı: Bir, Türkiye bir tarım ülkesiydi ve bu koca ülke daha çok nüfusu beslerdi. İki, ABD’nin sömürgeleştirmesine karşı daha kalabalık ve daha büyük bir Türkiye ile karşı çıkılmalıydı.

Hatta, değerli Osman Nuri Koçtürk Hoca benim de nikah şahitliğimi yapmıştı (1980) ve Kızılay’daki o zamanlar birçok insanın anılarında çok ayrı bir yer tutan Sanatsevenler Derneğinde yapılan nikahta imzalar atıldıktan sonra kürsüye fırlamış, mikrofonu eline almış, evliliğimizle ilgili hoş ve kutlayıcı bir konuşmadan sonra “İlhan ve eşinden bekliyorum, çok çocuk yapın” diye bastıra bastıra konuşmuştu.” Hiç unutmam. Salonda kahkahalar ve alkışlar kopmuştu.

Eşimle teşekkür için evlerine gittiğimiz zaman da, eşiyle birlikte güzel bir evsahipliği yapmışlardı. O zamanki öğretici, canlı anlatma coşkusunu hala unutamam. Anımsadığım, evde tanıştığımız ikinci eşiydi ve kendisine çok saygılı bir hanımefendiydi. Yaşça kendisinden daha gençti ve bundan büyük bir keyif aldığı anlaşılıyordu sevgili hocamın. Aydınlıklar içinde olsun.

Koçtürk Hocam rahat, anlaşılır ve çok yazıyordu. Yazdıkları hep aydınlatıcıydı, anlaması kolaydı. Çünkü deneysel boyutlu (ampirik) yazıyordu. Yaşanan anekdotlarla destekliyordu savlarını. Adlar veriyordu, olaylar anlatıyordu. O tarihlerde hele beslenme gibi konularda çeşitli yayınlar çıkartmak cesaret işiydi. Hocamın kitapları alınıyor ve okunuyordu. Zamanın önemli yayınevleri kitaplarını basmak için sıraya giriyordu.

Çok üretkendi. Kitaplarından herbiri beslenme ve besin endüstrisi üzerine yapılmış çalışmalardı. Okunur kitaplardı. 1970 yılında ilk baskısı yapılan “Açlık Korkusu” en çarpıcı ve yaygın okunan kitaplarından biriydi sanırım. Piyasada yayınlanan kitaplarının yanısıra sendikalar ve işçiler için de aynı konularda ince kitaplar yazıyor, bu kitaplar işçiler tarafından okunması için sendikalar tarafından yayınlanıyordu. Örneğin “İşçiler, Sendikacılar ve Beslenme” adlı kitabını Genel-İş ve Ges-İş birlikte basmışlardı (1967). “Türk Halkının Beslenme Sorunu” adlı ince bir kitabı Türkiye Öğretmenler Sendikası tarafından eğitim el kitabı olarak yayınlanmıştı (1969). Bu kitaplarıyla zamanın sol ve sağ taraflarda birbirleriyle mücadele eden gençlere ve gruplara Türkiye için, Türk halkının sağlığı için mücadele vermelerini, dikkatlerini beslenme ve besin sorununa vermelerini mesajlıyordu. Sağ kanattaki gençlerin gıda emperyalizmi konusunda bilinçlenmelerine çabalarken, sol kanadın da ideolojik savaşımlarını Türk halkının, Anadolu halkının beslenme ile başlayan sorununa ilgi duymalarına çaba harcıyordu. Örneğin “Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi” adlı kitabı (1966) diğer tüm kitapları gibi içinden halk sevgisi fışkıran, bu toprağın insanını savunan ve dış baskı ve sömürge girişimlerine karşı halkı uyandırmaya çalışan kitaplarından biriydi.

Koçtürk’ü yakından tanımak sürekli aydınlanmaktı. Kendisini tanıdıktan sonra geçmişiyle daha çok ilgilenme merakım arttı. Halkı uyandırmak ve yazmak ve yazmak için ordudan ayrılmıştı. Çeşitli kamu kurumlarında çalışırken yaptığı bilimsel, açık mücadelesinden rahatsız olan hükumetlerce kamu görevlerinden alınmıştı. Ama onun yazma hızı giderek arttı ve 60’ın üzerinde kitabı, binlerce makalesi, sayısız konferansı ve radyo konuşması ile toplumda zamanında çok önemli bir yer yaptı. Akademik dürüstlüğü bu durumda Ankara Üniversitesinde uzman kadrosuna alınmasında etkili oldu. Ama derse girmesi istenmiyordu. Ve bilimsel aşamasını da profesörlükle tamamlayamadı. Bugün bir tek kitabı olmadan profesör olunan bir ülkede 60’ın üzerinde kitapla profesör olamaması acı bir gerçektir. Baş ve boyun eğmedi. Yazdı, mutlu oldu. Kimseden özel bir statü istemedi. Hatta 70’li yıllarda yapılan genel seçimlerde milletvekili olmak için CHP’ye başvurmuştu. Aday adayı olabilmek için gerekli 10.000 TL’yi yatırmıştı ve ama zamanın Genel Başkanı ile gidip görüşmek, etrafında dolaşmak onun tavrı değildi. Çağrılmak istiyordu. Genel Başkan çağırmadı. Diğer milletvekilleri adaylarının 10.000 TL. gibi büyük bir paranın çok çok üstünde partiye yaptıkları bağışlar ve genel başkanın etrafında gece gündüz dolanmalarıyla milletvekili oldukları bir dönemde 10.000’i banka hesabına yatırıp kendi çalışmalarına son hızla devam etti. Tabii ki bırakın seçilmesini, aday olarak bile listeye alınmadı. Kırgındı ama gururundan ödün vermedi. Olsun dedi. “Ömrümce sigaraya, içkiye, kumara para vermedim. Onlara gitmiş sayarım. Canım sağolsun.” Savaşımını yazarak ve konuşarak bir milletvekilinden daha büyük bir yoğunluk ve dolulukla sürdürdü. (Aynı seçim döneminde birçok adayın partiye 10.000 TL yerine 1,5 Milyon TL ödeyerek milletvekili seçildiğini kendileri söylüyorlardı.)

Anıları arasında anlattığı bir hoş anekdot da şuydu. Siyasetçilerin ve gazetelerin dilinde üç Osman vardı. Tırt Osman (Osman Bölükbaşı), Asfalt Osman (Osman Kibar) ve Tarhana Osman (Osman Nuri Koçtürk). Bunu anlatırdı ama ne bu espriye üzüldüğü, ne gereksiz bir gurur konusu yaptığı görülürdü. Kendisine yapılan takılmaları olağan düzeyde karşılayacak kertede kendisiyle barışık bir insandı. Tarhana Osman’ı tüm Türkiye tanıyordu.

Tarhana Osman lakabı et yiyemeyen yoksullara en besleyici ve ucuz besin olarak tarhana çorbası içmelerini önermesi üzerine verilmişti. Tarhana besleyiciydi. (Ek bilgi: Tırt Osman zamanın meşhur siyasetçisi Osman Bölükbaşı’ya TRT Genel Müdürü ile çok uğraşması ve TRT’yi Tırt diye alaya alması üzerine, Asfalt Osman da zamanın İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar’a İzmir’in her tarafına asfalt dökmesiyle meşhur olması üzerine takılmıştı.)

Makam için, yükselmek için yaşamı boyunca ne parti başkanlarına, ne üniversite rektörlerine, ne bakanlara, genel müdürlere müdana etmiştir. Çetin Altan’ın meşhur sınıflandırmasıyla önemli insan değil değerli insan olma yolunda yürümüştür. Ülkeye iki çocuk ve binlerce sayfa yazı üretmiş ve bırakmıştır. Ordudan kendi isteğiyle ayrılması, daha sonra beslenme mücadelesi nedeniyle kamudan uzaklaştırılması, üniversitede ders verdirilmemesi, milletvekili yapılmaması gibi yalnızlaştırılma uğraşları içinde binlerce insana ulaşıp kendisini ve düşüncelerini anlatmasıyla Türk bilim ve siyaset tarihinde yer edinmiştir. Üstüne üstlük 12 Eylül döneminde sendikalarda çalıştığı için kısa süre de olsa 62 yaşında cezaevine alınması ve orada yıpratılması haketmediği bir davranış idi. Sanıyorum o yaşında içine sindiremediği bu cezaevi olayının etkisiyle kırgın ve küskün şekilde evine kapanma sürecine girmiştir. Ancak yazmayı sürdürmüştür. Anlaşılmadığını düşünmeye başlamıştı. Ancak onun o zamanki toplum üzerinde yaptığı aydınlatıcı gücün bugüne uzanan birkaç kuşağı olumlu etkilediğini düşünüyorum.

Türkiye’yi beslenme konusunda uyaran ilk Cumhuriyet kuşağındandır. Beslenme politikalarını, çevre sorunlarını, biyopolitikayı halkın gündemine sokmayı başarmış, bu ağır anlaşılan konuları güncelleştirmiş, uzun bir dönem güncel popüler bir kişilik olarak gözlerde ve dillerde yer edinmiştir. Bugün çok sayıda profesöre örnek olacak bir bilimsel dürüstlük ve üretkenlik içindeydi. Bilimsel doğrularından şaşmadan halkı savunmaktan bir an bile geri kalmamıştır. Yurdunu, ülkesini, insanı seven ve kendisini bu ülküye adamış bir kişilikti.

Üretken, insan canlısı Koçtürk Hocam 1918 doğumlu olduğuna göre ve 1978 ve ertesi yıllarda beraber olduğumuza göre birlikte olduğumuz yıllarda 60 yaşındaydı. 1994 yılında 76 yaşında ziyaret ettiğim evlerinde öldü. Dinç ve enerjikti. Erken rahmetli olmasını fazla kilolarına bağlamak geçiyor içimden. Sigara içmezdi, içkiye ortak bulunulan yerlerde zerafetiyle birkaç yudumla ortak olur, onun dışında içmezdi. Tek başına dimdik mücadelesini sürdüren bir düşünce silahşörüydü.

Yazımı geçenlerde bana gelen bir iletideki ilgili anekdot ile bitirmek istiyorum:

From: ergin sozoz [mailto:e.sozoz@yahoo.co.uk] 
Sent: Wednesday, June 27, 2012 9:33 AM
To: undisclosed recipients:
Subject: Fw: Fwd: [zeytindostu:17848] ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN

“ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN

“Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir (THM Repertuar numarası 1133).

“Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır (wikipedia).

“ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir.

“ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracaatını keşfetmiştir.

“Marshall yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır (Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).

“Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur.

“Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.

“Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırılır.

“Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.

“Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi “Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman…” diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.

“Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir.

“Basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…

“Prof. Dr. Kenan Demirkol”

Bu gerçekler, zamanında, değerli Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk’ün yılmaz savaşımıyla Türk toplumuna aktarılmıştır. Etkileri bugün sürmektedir. 2012 yılında bu gerçeği birkez daha anımsatan ve Doç. Dr. Koçtürk hocamızı anımsatan Sayın Prof. Dr. Demirkol’a da saygıyla…

You may also like...

Bir cevap yazın