Beyaz Melek, Kültür, İnsan ve Sosyal Çalışma

İlhan Tomanbay

Bir film birçok farklı temelde değerlendirilir. Bunun için önce bir temel belirlenir ve söylenir. Bu temel ekonomi olur, film harcanan paranın deyip değmediği boyutunda ele alınır. Mesleksel olur, uygun meslek boyutunda değerlendirme yapılır. Sosyal temel olur, aile, birey, grup, iş ilişkileri boyutunda değerlendirme yapılır. Sanatsal bakışla, estetik boyutta ele alınıp değerlendirilir bir film; psikolojik boyutta, siyasal boyutta, kültürel boyutta değerlendirilir.

Beyaz Melek, bence, öncelikle bir kültür filmidir.

Ben filmi kültür boyutunda değerlendireceğim.

Beyaz Melek bence bir sosyal filmdir, çünkü toplumda aile yapısını irdelemektedir ve ailelerin içinde yaşadığı ilişkileri ve çelişkileri işlemektedir.

Bu yüzden bu filmi sosyal boyutta değerlendireceğim.

Ama, ondan önce, estetik boyutta mükemmel bir çekim gerçekleştirildiğini söylemeliyiz. Sahneler, doğanın kullanılışı, gelenek ve göreneklerin birer farklı renk olarak sunulması… Bu kapsamda, karpuz kabuklarından yakılmış ateşlerin yüzdürüldüğü sahne, cirit oyunu, atlı grubun konukları karşılaması, köyde yer yemeği, Tuz gölünün bilinmedik güzelliğinin sunulması, bunların hepsi harika bir estetik şölen. Ayrı ayrı.

Bu film senaryosuyla, başrol oyunculuğuyla ve yönetmenliğiyle bir Mahzun Kırmızıgül filmi. Ama filme değer katan Kırmızıgül’ün senaryo yazarlığı ve yönetmenliğini yaptığı ilk film olması. Hatta film müziğinde de Kırmızıgül’ün ortak imzası var. Bunca ilklerden sonra ortaya çıkan film hem estetik hem de dramatik olarak klasikler arasına daha ilk günden girmeye aday.

Önce şu saptama yapılmalı. Filmde kentsoylu kültürle (sanayi kültürü) köy kültürünün (feodal kültürün) çelişkileri sanatsal bir abartma ile verilmiş. Sanat abartmadır kuşkusuz. Filmin yaşlıları fazla düşkün, fazla yılgın ve sorunlu gösterdiği söylenebilir. O yaş grubunda olup da hergün benzer sıkıntıları, sağlık sorunlarını yaşayan insanlara sorarsanız abartma olmadığı da söylenebilir hatta. Ama, abartma sanatı kamçılar. sanat abartmayı kamçılar. Hiç mi gerçeklik payı yok bu abartmalarda gerçekten?

Doğuda varsıl bir köy ağasının, ki bu ağalık, derebeylik kimliği öne çıkarılmadan sunulmuş; belki de varsıl aile ve saygın bir büyük baba imgelemi yeterli olabilir betimlemek için. Köyünde varsıl ve saygın yaşlanan bir büyükbaba, hastalık nedeniyle getirildiği Istanbul’da sanayiin, teknolojinin ve gözlemlediği kentsoylu ilişkilerin açmazından kurtulmak için hastaneden kaçıyor. Rastlantı bu ya, içine düştüğü yeni ortam artan kentsoylu yaşlıların kendi kültürel çizgileri içinde günlerini geçirdikleri bir huzurevidir.

Huzurevinde bir emekli asker, bir emekli Kore gazisi, yaşlı bir Rum, gençken hızlı yaşamış bir kadın, dindar bir anne, suskun bir depremzede, gençliği sahnelerde geçmiş yaşlı bir kemancı, bir hemşire, bir emekli öğretmen ve evlenmek istediği yaşlı bir kadın (Yaşar Hoca ve Nebahat) … bir grup oluşturmuşlardır. Mizanseni, kedisiyle birlikte yatalak bir spastik yaşlı kadın tamamlamaktadır.

“Aramıza hoş geldiniz” diye karşılanır kahramanımız. Kentsoylu yaşlıların arasında suskunlaşmıştır. Bu yabancı kültürü uzun süre şaşkınlıkla izler; konuşmaz. Onun konuşmamasını, ilk günler biz konuşabildik mi? diye anlayışla karşılar diğer yaşlılar. Gerçektir ki, farklı bir kültür ve dil ortamına ilk girenlerde hep görülen bir durumdur bu: Suskunlaşmak; dilsizleşmek. Ama bir yerde, kendi kültürünü o kentsoylu yaşlıların mutluluğu için kullanma aşamasına geldiği zaman konuşmaya başlar yaşlı adam. Çocuklarına talimatlar verir, alışverişe yollar, köyüne gezi düzenlenmesi kararına onay verir. Kentsoyluların arasında kendi kültürünü çalıştırma noktasına geldiğinde dili çözülmüştür. O noktadan sonra gene feodal kültür alışkanlığıyla egemenliği eline almıştır.

İki yetişkin oğlu, babalarını buldukları zaman, ona görünmeden, onu rahatsız etmemeğe çalışarak huzurevinin bahçesinde bir bankta sabahlarlar. Bırakıp gitmezler de. Kuruluşun görevlisi, Allah Allah der, herkes babasını, annesini buraya bırakıp bir daha uğramaz, onları bir daha görmek istemezler. Siz burada bekliyorsunuz! Bu şaşkınlık kentsoylu kültürün köylü kültürünü anlamamasıdır. Bu şaşkınlığa şaşkın ve cılız bir soru yönelir: İnsan hiç babasını bırakır mı? Çok ayıp abi!

Huzurevi köy kültürü tarafından bilinmez; algılanamaz, benimsenemez. Baba dediğin evde başköşede oturur. Nedir abi huzurevi? Hastane gibi bir yer mi? Bu içten soru da köy kültürünün kentsoylu oluşumları ve kuruluşlarını anlamadığının saf ifadesidir.

Babaya saygı kentsoylu kültürü için ayrı bir boyut gibi. Babalarını huzurevinin camından görünce koşup içeri girmekten, onu alıp kendi iradeleriyle götürmekten haya ediyorlar, dışarda sessizce bekliyorlar. Ancak babaları onları görüp selam verince yanına yaklaşıyor; konuşuyorlar. Böyle bir baba ifadesi kentsoylu kültürde olamaz.

Filmde sembolik ifadeler kullanılmış. Palyaçolara anlamaz ve yabancı yabancı bakış… Palyaçoların yaşlıları mutlu etmek için yaptıkları şaklabanlıklar ciddi bir konuşmada palyaçonun yüzünde bile hüzüne dönüşüyor. Bu doğru mu? Yaşlıya herkesin hüzünlenerek bakması filmde fazla abartılmamış mı? Aynı hüzün huzurevi müdürünün gözlerinde sürekli okunuyor; mimiklere yansıyor. Bir kuruluşun yöneticisi için bir abartma olmalı bu. Bir profesyonel bu hüzünle ne işinde başarılı olabilir, ne sağlığını koruyabilir. Ama sanat gizli, bilinçaltı imgeleri göstermek için yapılmaz mı?

Dede torun ilişkisi de güzel işlenmiş. Kız çocuğu dedesinden ayrılmak istemiyor ziyaretine gittiklerinde. Onunla iyi oynuyorduk diyor. Bu fotoğrafa bakınca dede evde mi olmalı? Güzel olur, ama herkes işine, okuluna gittiğinde dede günlerini nasıl geçirecek yapayalnız? Çözüm? Bu çözümsüzlük sanayi kültürü içindeki yaşama biçiminin yarattığı çözümsüzlüktür. Feodal kültürde dede torun ilişkisindeki sıcaklık, sanayi kültürüne sahip anababanın bulunduğu ortamda anlaşılmaz bir konuya dönüşüyor. Çocuğun, dedesini sevip onunla oynama arzusu sanayi kültürü anlayışında konudışıdır sanki.

Kültür farkına iki örnek daha: Ali (Kırmızıgül) huzurevinin penceresinden, içerde yaşlı insanların nasıl yıkandıklarını görür. Bakıcılar, yaşlıları, ayakta, vücutlarını uzaktan uzun saplı fırça ile sabunlamakta ve hortumla yıkamaktadırlar. Ali, boğulacak gibi olur; koşar, bahçedeki çeşmeden yüzüne su çarpar, kendine gelebilmek için. Huzurevindeki bu yıkayış biçimi ona kendi kültünden başka bir çağrışım yaptırmıştır. Köyde bu yöntemle, uzun saplı fırça ile, hortum ile hayvanları yıkarlar. Feodal kültürde insanın hayvan gibi yıkanması Ali’yi çileden çıkartmıştır. Film, daha sonraki köy sahnesinde feodal kültürde bir babanın nasıl yıkandığını da gösterir. Anne, leğen içine oturttuğu babayı elleriyle sabunlayarak, adeta okşayarak yıkamaktadır.

Bu örnekten, feodal kültür insana insanca değeri verir, sanayi kültürü insana hayvan muamelesi yapar sonucu  mu çıkarmalıyız? Galiba fazla zorlama bir yorum olur. Feodal kültürde ağa baskısı altındaki bir insanın çektikleriyle sanayi kültüründe bir insanın canı için dar sokaklara cankurtaran helikopter indirildiğini görüntülersek tersi sonuç almaz mıyız? Ama nasıl bakarsak bakalım filimde vurgulanan çelişki gerçekten çarpıcı ve ısyan ettiricidir.

Bunun gibi bir başka kültürel farkın uygulamaya yansımasını da filmin en sonunda görürüz. Babanın ölüsü yatak odasında yataktadır; aile çevresinde oturmaktadır. Bu sahneye sanayi kültürü zor tahammül eder. Hemen cankurtaran gelir, hastaneye götürülür ve morgun metal çekmecelerinden birine sokulur ölü. Bu fark insana verilen değer düşüncesiyle değerlendirilebilir mi? İki kültürün gerçekleri farklıdır.

Sanayi kültüründe, evden, çocuklarından (filmde hastaneden) kaçan baba aile için sorundur. Hep böyle yanlışlıklar yapan, aile içinde sorun yaratan bir kişiliktir. Herkesin, onun dışında işi gücü vardır çünkü. Baba uğraştıran bir öznedir sanayi kültüründe. Uyarılması, doğrunun anlatılması gerekir. Çocukları doğruyu bilirler ve babayı “doğruya” çekmek için, hatta umutsuzca, onu ikna etmeye çalışırlar. Oysa feodal kültürde ilk ve son söz babanındır. Baba Ahmet ve iki oğlu huzurevinden ayrılmak istediklerini dile getirdiklerinde, huzurevi sakinleri nikaha kalsaydınız dediği zaman kısa bir sessizlikten sonra babanın peki sesi duyuluyor. İki oğlan sessizce uyuyorlar bu karara. Birçok başka sahnede olduğu gibi. Ne olumlu, ne olumsuz bir görüş… Babanın dedikleri ikilemeden ve sorgulamadan yapılıyor. Bu feodal kültürün en baskın özelliklerinden biridir. Babayla tartışılmaz.

Buna benzer; çılgın gibi koşa koşa aradıkları babalarını bir huzurevinde buldukları zaman, pencereden, içerde babalarını görünce, bulduk, diye bağırmıyorlar; hemen içeri koşup alıp gitmiyorlar. Gözlerinde okunan çaresizlik ve şaşkınlıkla, ama derin bir kaygı ve saygıyla geri geri çekilerek suskunlaşıyorlar. Huzurevinin bahçesinde bankta sabahlıyorlar; ama içeri girip babalarını, o istemeden alıp götürmeye aldıkları feodal eğitim elvermemektedir. Babalarının yaptığı seçime karşı çıkacak konumda değillerdir.

Bu filmde, kimi film değerlendirmesi yapan yazılarda belirtildiği gibi, babanın her dediğini yapma, onun hasta olmasıyla, son günlerini istediği gibi geçirmesi ile ilgili ve sınırlı değildir. Feodal kültürde bu her günün ve her zamanın ilişki biçimidir. Babanın görüşlerine, kararına karşı gelinmez.

Kentsoylu kültürün vurgulandığı sahnelerde feodal kültür şoktadır. Ya gider yüzüne su çarpar ayılmak için, ya gider kadın bakıcıya saldırır. Bu onun, sanayi kültürünü kabuletmezliğidir. Haksızlıklara ısyanıdır, ama ona haksız görünene birçok sahne, sanayi kültürünün doğalı olmuştur artık.

Hep biliriz. Doğu’da (feodal ekonomik ilişkiler) aile geleneksel ailedir, büyüktür, kalabalıktır. Batı’da (sanayi toplumu) aile parçalanmıştır; çekirdek aileye dönüşmüştür. Bu bilimsel gerçek filmde çarpıcı bir biçimde sergilenmektedir. Huzurevinde yaşayan ve hatta çekirdeği bile parçalanmış, yapayalnız kalmayı doğal sayan yaşlılar, Doğu’ya, Diyarbakır’a gittikleri zaman gördükleri büyük aile, kalabalık aile içinde önce bir süre şaşkın kalakalıyorlar. Büyük aile dayanışması, sanayi kültüründe yalnızlaşan insanlara varlığıyla adeta ders vermektedir. Ama feodal bakışın vurguladığı/gerçekleştirdiği bu ders sanayi kültürünü gerçeğinde tarihsel süreç içinde eriyip gitmektedir.

Bu kültür farkı, beyinleri de bilgileri de kendinegöreleştirmektedir. Batılı’nın, kalabalık aileyi görünce, “aile planlaması” algısını dile getirmesi üzerine oğul Ali, durumu kendi gözüyle değerlendirir: – “Hepsini babam planladı.” Bu planlama tartışma masasına yatırılamaz.

Her iki kültür dünyasının yaşamları gibi dillerinin de farklı olduğunu gösteren en hoş anekdot, balayı dendiğinde köylünün “Balayı nedir?” sorusu ve kentlinin “Bildiğimiz balayı” diye verdiği yanıttır. Birinin bildiğini diğerinin bilmediğini düşünememesi her iki kültür arasındaki iletişimsizliğin klasik örneğidir.

Filmin kültürel farkları keskinleştiren güzelliğine katkı yapan en insancıl anekdotlarından bir de kavga eden farklı kültürlerin, etnisitelerin; bu farka Türk ve Ermeni de deseniz olur, kentsoylu ve köylü de deseniz olur, kavga ettikleri zaman çarpıcı bir tümceyle barıştırılma sahnesidir. “Tanrı küs olanları sevmez.” Bunu diyen azınlıktan biridir; barıştırmak istedikleri de kentsoylu ile köylü kültürünün temsilcileridir. Ayrılık ve aykırılıkların bu denli keskin vurgulandığı bir filmin finalinde evrensel bir ortaklığın bu kadar şiirsel vurgulanması adeta bir evrensel son noktadır. Kültür farklarının tüm çarpıcılıklarına karşın insan ve Tanrı birdir. Köy kültürünü yansıtan Ali’nin Rum mu Ermeni mi olduğunu kestiremediğim kentsoylu azınlığı yüceltme sahnesi de filmin nefis episodlarından biridir.

Kentsoyluların köyde kaldıkları süre sonunda, sanayin feodaliteye filmin sonlarında söylediği bir söz de filmboyu vurgulanan ayrılıkların tarihsel süreç içinde farklılaşmış bu tümlüğe vurgu yapmaktadır: “Aradıklarımızı yüreklerinizde bulduk.” Bu, sanayi kültürünün yitirdiklerini yıllar sonra farklı bir ortamda yakalamasıdır. Kentsoyluluğun kültürel bağlamda toplumun geneline yabancılaşmasını dile getirmesidir. Gene aynı süreçte, kentsoyluların, daha önce yabansıladıkları “köylüler” için aralarında geçen söz: “İyi ki bu insanlarla karşılaştık.” Bu tümce iletişimin gücüne işarettir. Hangi kültürden, hangi ekonomik kökenden olursak olalım iletişim kurdukça “Kim bunlar?” tepkisi “iyi ki karşılaştık”a dönüşecektir.

Bu tılsımlı gücü, yani iletişimin gücünü Ali ve Melek episodunda da görmüyor muyuz? Ali, huzurevinde ilk karşılaşıp kısa bir görüşme yaptığı, daha çok susarak dinlediği Melek yanından uzaklaşınca, kardeşi Reşat’a dönerek, “yahu bunların hepsi deli” diye tepki vermişti. Bu tepki, güzel ve güçlü iletişimin ağını ördüğü filmin sonunda Melek ile Tuz Gölü kıyısında konuşurken, Melek’ten eskinin benzer sözlerini duyduğu zaman, büyük bir içtenlikle ağzından çıkan “Abla ne güzel söylüyorsun!” tepkisine dönüşmüştü. Bu da iletişimin tılsımlı gücüne güzel bir örnektir. Sadece Ali ile Melek’in değil, feodal ve kentsoylu değerlerin de önce birbirilerini yadsımaları, ama sıcak ve ardniyetsiz bir iletişim kurulduktan sonra birbirlerini anlamaya ve sevmeye başlamalarına güzel bir örnektir.

Birebir örneklerle güçlendirilen iletişimin bizi getirdiği nokta genel boyutta şudur: Önce kentsoyluluk düşkün görünen ya da yaşamının o kesitinde düşkünleşen bir köylünün ellerinden tutuyor, korumaya ya da yanlarına alıyor. Ancak, filmin gelişen sürecinde, güçlü feodalizm, düşkün kentsoyluluğu kendi gücüyle ellerinden tutarak kendi yaşadıkları yerlere götürüyor, kentsoyluluğu adeta, o unutup kendilerine uzak gördükleri feodalizmle tanıştırıyor, feodalizmin görkemli güzelliğini onlara dost ilişkisi içinde sergiliyor. Belki, kentsoyluluğu feodalizmle barıştırıyor, belki de onlara feodalizmin hala yaşayan görkemini gözlerinin içine soka soka kentsoyluluktan gizli bir hınç alıyor; bilemem.

Köylülüğün kentsoyluluğa karşı üstünlüğünü tepe tepe dile getirdiği en güzel anekdotlardan biri de tek bir sözcüktür: “Sığdıramamışlar.” Bu sözü, aralarında konuşan köylülüğün hayretle sorduğu, “Bunların çocukları neden bunları buraya bırakmışlar?” sorusu üzerine söylüyor gene köylülük. Evlerine babalarını analarını sığdıramamışlar, diyor. Sanayii koşullarına köylülük tarafından atılan bu şamar, köylülüğün düşünce yapısı içinde sert bir şamar olsa da sanayiin kentlerde, kendi koşulları içinde evlerinin gerçekten küçüldüğü, ailenin amipleştiği, ailenin her bireyinin bir gerekçeyle hergün evin dışına çıkma zorunluluğunu yaşadığı gerçeği karşısında, yani sanayiin gerçekliği karşısında kuşkusuz havayı hızla yelleme etkisinden daha güçlü olamayacaktır.

Dikkatinizi çekti mi? Filmde, kentsoylu gözüyle alışılmış bir görüntü nasıl tersyüz ediliyor? Alışılmış görüntüden anlatmak istediğim şudur: Kentsoylu gözüyle kendileri çağdaş (modern), köylülük hep geri, güçsüz ve “demode”dir. Filmin senaristinin bizzat kendi kültürüne dayalı olarak oluşturduğu senaryoda ise, köylülük, ulu, varsıl değerleriyle güçlü, kentsoyluluk yoksul, düşkün, terk edilmiş ve çaresizdir. Bu modelin filmde çok güzel işlendiğini düşünüyorum. Bilerek ya da bilmeyerek, feodalitenin kendisini hep aşağı gören kentsoyluluktan intikamını hem çok çarpıcı hem de gerçekçi motifler önesürerek mükemmel bir biçimde aldığını düşünüyorum. Çünkü, yoksulluk, varlıklılık görelidir. Nereden baktığınıza bağlıdır. Aslında her iki temel kültür de kendi içlerinde, bir önceki tarihsel konuma göre varsıllıklarını da yoksulluklarını da bir bütünlük içinde, içinde barındırır.

Ama bir gerçek filmin nirengi noktalarından biri olarak belirir: Istanbul’a gidince, Doğu, Istanbul’u sevemez. “Biz burada yaşayamayız abi” der. Oysa Batı, Doğu’ya gittiği zaman, hem doğaya, hem gördükleri konukseverliğe, hem insan ilişkilerine hayran olur. Batı Doğu’yu sever. Hatta biraz da Doğu karşısında boynu bükük mü kalır, ne? Oysa iki taraf da birbirlerine insanca yaklaşmışlardır filmin başından sonuna değin. Batılı Doğulu’yu huzurevi merdivenlerinde bulunca derhal insan sıcaklığıyla içeri almış, ilgilenmiş, barındırmıştır. Doğulu ise ama, Batılılar’ı kendi yörelerinde atlarla, varsıl kuzu çevirme sofralarla karşılamıştır. Batılı Doğuluyu en sevinçli boyutta iki palyaço ile, Doğulu ise Batılı’yı görkemli cirit oyunlarıyla eğlendirmiştir. Hangi taraf daha varsıldır?

Sosyal çalışma mesleği toplumda mutlu kılmaya çalıştığı insanların kültürlerini iyi tanımak zorundadır. Bu kültür farkları sosyal çalışmanın çalışma model ve yöntemlerini kendisine göre belirleyecek ve değiştirecektir. Kültür ağışlıklı bir sosyal çelişkiler yumağını bireyleri ve aileleri mutlu etme ereğine göre çözecek kişi sosyal çalışmacıdır. Bu nedenle bu yazının sonunda demeliyim ki, insanın mutluluğunu ereklemiş bir mesleğe, sosyal çalışmaya da söylenecek sözler vardır filmde.

  1. Sosyal çalışma insana hizmet sunarken kültürel özellikleri çok önemsemelidir,
  2. Kültürel özellikleri ve farklılıkları benimsemelidir.
  3. Bunun için kültür konusunu hem kuramda hem uygulama içinde öğrenmeye önem vermelidir.
  4. İnsana hangi kültürel koşullar altında olursa olsun değer vermelidir. İnsanı yüceltmelidir.
  5. İnsana hizmetten sıkılmamalıdır. İşini sevmelidir.
  6. Hizmet verdiği insanlara acımamalı, onları anlamaya çalışmalıdır.
  7. Aynı zamanda, içinde çalıştığı kültürel koşulları da anlamalı ve olağanlaştırmalıdır.
  8. “Günde 24 saat bunların pisliğini temizliyorum. Ben de insanım” diyen çalışanı da anlamalıdır, onun hizmet verdiği sorunlu insanı da anlamalıdır. Başka türlü söyleyişle: Çalışanın sıkıntılarını unutmadan başvuranı, başvuranın gereksinimlerini gözardı etmeden çalışanı anlamaya çalışmalıdır. Bu öyle bir bütünlüktür ki hizmeti niteliğini doğrudan belirler.
  9. Gerekiyorsa başvuranın sorunlarının çözülmesi için mesleki bilgi ve becerilerini nasıl kullanıyorsa çalışanların da insanca yaşamaları ve sorunlarının çözülmesi yönünde mesleksel bilgi ve becerilerini kullanmalı, onlar için de sosyal hizmet üretmelidir.
  10. Özellikle huzurevleri için, filmde dillendirilen, “Burası son duraktır” görüşünü kesinlikle odak almamalı, her insan gibi yaşlıların da yaşam süreleri içinde en üst düzeyde doyum almalarını ereklemeli; bunu hizmetinin belgisi (şi’ar) yapmalıdır.
  11. Filmi güzelleştiren bir başka nokta belki kimsenin dikkatini çekmiyor. Bu yaşlı insanların hepsinin eskiden kalma hobileri var. Biri kuş besliyor, kafesini elinden düşürmüyor, birinin kedisi var, biri keman çalıyor, diğer, mızıka… Biri de düşünsel bir hobi diyebileceğimiz melekleriyle meşgul. Diğer ikisi birbirlerine sevgilerini sunuyorlar ve evleniyorlar. Sosyal çalışmacı bu hobileri teşvik etmeli, değerlendirmeli ve geliştirilmelerine katkı vermelidir.
  12. Bir sosyal hizmet kuruluşunda yapılacak etkinliklerin sınırı sosyal çalışmacının düşünce ve efor sınırı ile bağlıdır. Geniş düşünmeli. Emel Sayın bir huzurevine getirilebilir.
  13. Sosyal hizmet köyde yapılmaz, gerek yoktur. Çünkü aile destek sistemleri kendi içinde çalışmaktadır. Aynı aile kente geldiğinde sosyal hizmet başlar. Çünkü sosyal hizmet kent mesleğidir.

Tarım ve sanayi kültürlerinin ve çelişkilerinin çok güzel işlendiği ve çalıştıkları insana dair birçok veri üretebilecekleri bu filmi sosyal çalışma emekçilerinin mutlaka ve hatta birkaç kez görmelerinde yarar var.

(05 06 2009, Ankara)

*

You may also like...

Bir cevap yazın