BOLOGNA DEĞİL, BOLONYA

Prof. Dr. İlhan Tomanbay

Türkiye üniversitelerinin gündemine Avrupa Birliği’nin yeni öğretim sistemi girdiğindenberi İtalya’nın önemli eğitim kentlerinden Bolonya güncelleşti. Çünkü yeryüzünde ilk üniversitenin Bolonya’da kurulmuş olmasına değer vererek 1998 yılında o kentte toplanan AB ülkeleri eğitim bakanları, rektörleri, öğretim üyeleri ve ilgili politikacıları AB’nin 2000’li yıllarda ortak öğretim dizgesi konusunda yaptıkları tartışmaları Bolonya’da toplanarak sonuca bağladılar ve bundan sonra AB ülkelerinde ortaklaştırılacak yükseköğrenim sistemine izafeten o toplantılar dizisi sonunda çıkarılan Avrupa yeni yükseköğretim yaklaşımı ve modeline kısaca Bolonya Süreci adını verdiler ve bu deyiş tuttu.

Bolonya kentinin adının İtalyanca’da Bologna olması ve Avrupa’da konuşulan dillerin (İngilizce, Fransızca, Almanca) yazılışlarında da aynı deyişin kullanılması nedeniyle olacak, Türkçe’de de “Bologna Süreci” olarak yazıldı. Türkçe’ye bu raporların ilk çeviri sürecinde, ilk çevirileri yapanlar, herhalde “Bologna” adlı İtalya kentinin Türkçe yazılış ve söylenişini araştırmayı düşünememiş olacaklar ki, Türkçe çevirilerde de “Bologna” olarak kullandılar. Bolonya Türkiye için meşhur ve güncel bir kent olmadığından bunu okuyan herkes de maalesef Türkçe’de de Bologna demeye ve yazmaya başladı. Daha da kötüsü, dille yaşayan bilimin merkezleri olan üniversitelerin ilgili Türkçe rapor ve resmi yazılarında da Bologna diye yazılıp söylenmeye başlandı.

Düğmeyi nasıl iliklemeye başlarsan öyle gider örneği, kimi eposta atan yetkililer de, kendilerine yakıştırdıkları unvan adlarını eğer İngilizce yazıyorlarsa “Bologna Expert”, Türkçe karşılık olarak “Bologna Uzmanı” diye yazmaya başladılar.

Bir yanlışlık yapılabilir. Ancak bu sözcüğün konuyla ilgili olarak ilk türkçeleştirilmeye başlanmasından sekiz yıl geçmesine karşın hala aynı yanlışlık, hele üniversite gibi kurumlarda sürüyorsa akılalmaz bir durum var demektir. Bu akılalmaz durum, Türkçe’ye özen gösterme duyarlığımızı, İlköğretimdenberi alamadığımızı ve bunun hatta bilimciler arasında bile böyle olduğunu gösterir. Bu korkunçtur.

Çünkü bilim kavramlarla yapılır ve kavramların doğru kullanılması bir bilimcinin titizliğidir. Kavram kullanmada, bu da önemli değil diyen insan bilimci olamaz. Bilimci kavram işçisidir. Tuğlalarını özenle seçmeyen inşaat işçisinin yaptığı inşaat çökmeye adaydır.

Nasıl ki, İngilizler’in London olarak yazıp okuduğu başkentlerine Türkçe’de London demiyoruz, Londra diyoruz;

Nasıl ki, İtalyanlar’ın Rom olarak yazıp okuduğu başkentlerine Türkçe’de Rom demiyoruz, Roma diyoruz;

Nasıl ki, gene İtalyanlar’ın Venezia olarak yazıp okuduğu turistik kentlerinin Türkçe’de adı Venedik; Sicilia’nın adı Sicilya;

Nasıl ki, Almanlar’ın München olarak yazıp okuduğu kentlerine Türkçe’de München demiyoruz, Münih diyoruz; Cologna olarak yazıp okudukları kentlerine Türkçe’de Cologna demiyor, Köln diyoruz;

Hatta nasıl ki, yazılışı aynı olsa da, gene Almanlar’ın değişik bir ağızla, ezerek ve uzatarak Bērli:n (e’yi ezerek, i’yi uzatarak) dedikleri başkentlerine biz başka bir ağızla Berlin (e’yi kalın ve aşağı sarkıtarak, i’yi kısa) diyor; Fransızların başkentlerini onların ağzıyla ilk hecesini doldurarak, ikinci hecesini ezip uzatarak değil de ikinci hecesini kısa tutarak Paris diyoruz;

Nasıl ki İngilizler’in Mailand diye yazıp okuduğu kente Türkçe’de Milano diyoruz;

Nasıl ki Avrupalılar’ın Brussel dedikleri kentin adı Türkçe’de Brüksel;

Avrupa’da Bologna diye seslendirilen kentin Türkçe’deki söylenişi ve yazılışı da Bolonya’dır.

Yukarıdaki örnekleri sayfalarca uzatabiliriz. Bir kentin her dildeki adı kendi dil özelliklerine göredir ve öyle yerleşmiştir. Değiştirmek niye? Bilerek, bilinçle bir değişiklik yapıldığı kanısında da değilim ayrıca. İlk çeviriyi yapanların sözlüğe bakmadan yazmaları nedeniyle başlayan bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum.

Bilir misiniz? Bizim her yerde, her zaman Floransa dediğimiz İtalya’daki güzel kentin İtalyanca yazılışı, Frenze’dir. Korkarım, bir vesile Floransa’da bir AB toplantısı yapılsa ve bu toplantının raporları Türkiye bilim dünyasının alanyazınına girse, onu İngilizce’den çevirirken de Firenze diye yazıp okuyacağız!

Ama Türkiye’de Firenze Bologna’dan, yani Floransa Bolonya’dan biraz daha fazla tanındığı için belki ona Firenze demeyiz, Floransa deriz. Bolonya’nın adı demek ki kulağımıza Floransa kadar sık çarpmadığı için Bologna dedik sanıyorum.

Böyle bir yanlışlık 2007 yılında ulusal düzeyde bir başka kent adında yapıldı. Fenerbahçe ile Sevil (İspanya) takımları arasında oynanan maç öncesi, sırası ve sonrasında tüm spikerler kentin ve futbol takımının adını Sevilla diye, hatta zaman Seviyya, Sevilya diye farklı farklı yazdılar, söylediler. Bir kentin adını yeni duymuştuk sanki; Türkçe adını herkes kendisine göre geliştirdi! Oysa, bilmeliydiler ki, Türkçe’ye Cumhuriyetin ilk yıllarında çevrilen İtalya’nın ünlü opera bestecilerinden önce Giovanni Paisiello, sonra Gioacchino Rossini tarafından bestelenen meşhur yapıtının adını “Sevil Berberi” (The Barber of Sevilla) diye çevirmiştik ve o kentin Türkçe söylenişi Sevil idi. Ancak, günümüzün yoğun ve yaygın kitle iletişim araçlarının egemenliği altında bugün kim mikrofonlara hangi yanlışlığı yayıyorsa o galat olarak yerleşiyor; ne yaparsınız? O kentin İtalyanca yazılışı Siviglia, Fransızca yazılışı Séville’dir. Türkçe Sevilla yazılmaz, Seviyya okunmaz. Tabii, denebilir ki, eskisinde yanlış yazılıp söylenmiş, Sevilla demek daha doğrudur. Olabilir, ama aynı maçta birkaç değişik yazım ve ağızla bir kenti anarsanız bu dilimizdeki ve yurttaşlar olarak kullanımımızdaki zayıflığı gösterir. Sevil deyişinin hatalı olduğu hiçbir yerde yazılmadı, tartışılmadı.

Sonuç olarak, Bolonya demeliyiz, Bologna demek yanlıştır. Yanlık konuşma ve yazımları düzeltmenin kökten çaresi herhalde ilerde spiker, ilerde öğretim elemanı, öğretmen, doktor, avukat, yargıç, bilgisayar yazılımcısı, yayıncı vb. olacak insanlarımızı, hangi mesleğe yönelirlerse yönelsinler daha ilköğretim sıralarında ve kesintisiz ortaöğretim ve yükseköğretim sürecinde Türkçe’ye duyarlı, saygılı, titiz insanlar olarak eğitmek. Bu eğitimdir. Kendiliğinden gelişmez. Ancak böylece dilimizin doğru ve güzel kullanımını yaygınlaştırmış ve güzel konuşan, yanlışsız yazan bir toplumu erekleyebiliriz. Üniversiteler de sokaktaki insandan çok daha fazla dil duyarlığını sürekli gündeminde tutmalıdır. Topluma örnek ve bilgi kaynağı olmak adına…

*

Eylül 2009, Ankara

You may also like...

Bir cevap yazın