SOSYAL HİZMETLER ALANINDA YÖNTEMBİLİMSEL YAKLAŞIMLAR VE SORUNLAR

Doç. Dr. İlhan Tomanbay
HÜ. Sosyal Hizmetler Yüksekokulu

  1. BİLDİRİNİN DAYANDIĞI TEZLER

Sunacağım bildirinin dayanacağı tezler şunlardır:

– Değişen toplumumuzda gelişen sosyal hizmet alanlarına uygun olarak sosyal çalışma mesleği de gelişmek zorundadır.

– Günümüz Türkiye’sinde sosyal hizmetler sosyal politika önlemleri içinde nicelik olarak geri, ancak nitelik olarak ileri bir konumun temsilcisidir.

– Türkiye’de sosyal hizmetleri ve sosyal çalışma mesleğini çağdaş anlamıyla geliştirecek maddi ortam henüz tam anlamıyla oluşmamıştır.

– Buna karşın, Türkiye’de sosyal hizmetlerin varolan ekonomik ve toplumsal konum içinde gelişmeye elverişli koşullar yaratılması sağlanabilir.

– Bunun için, Türkiye’de sosyal hizmetlerin yeni bir yöntembilimsel (metodolojik) anlayışa ve mesleksel yapılanmaya oturtulması zorunludur.

2          TEZLERİN AÇIKLANMASI

Kimi zaman, herkesin bildiği, bu nedenle anmayı bile düşünmediği gerçekleri vurgulamak zorunlu olur. Çünkü bir gerçek herkesin üstünde bile durmayacağı kadar yalın da olsa belki de o gerçeğe uygun davranmak için insanların devinim gücü ya da ortamı bulunmayabilir. Bu durumda insan, hergün yüzyüze olduğu yalın gerçeği mesleğine uygulamayı ya düşünemeyebilir ya da uygulama çabasına girecek ortamı bulamaz. Bu türden, yalın, ancak, anılması ve hatta yinelenmesi zorunlulaşmış bir gerçek yukarıdaki tezlerin birincisidir:

Toplumlar değişir. Bu süreç içinde sosyal çalışmaya konu olan (a) sorunlar, (b) konular ve (c) alanlar da değişir(*).

Bu çok yalın gerçekten hareketle yapılan çıkarsama bizi bir karara götürüyor:

2.1       Değişen toplumumuzda değişen sorun, konu ve alanlara uygun olarak sosyal       hizmet mesleği de kendisini yenilemek, aşmak ve geliştirmek zorundadır.

Bu gerçek geneldir ve dünyanın her tarafı için doğrudur.

Türkiye de sosyal çalışmaya konu olan sorunlarıyla, konularıyla ve alanlarıyla bu dünyada yaşamaktadır. Ancak Türkiye’de sosyal çalışma eğitimi ve mesleğinin bugünkü konumunda bu – kimsenin yadsıyamayacağı – teze uygun bir “yenilenme, kendini aşma ve geliştirme”nin görülmediği de kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçektir. Bu nasıl oluyor?

Türkiye’ye “sosyal çalışma mesleği” 1961 yılında kurulan Sosyal Hizmetler Akademisi ile getirilmiştir(*). Bu tümce, 1961 yılından önce Türkiye’de sosyal hizmetler ve sosyal hizmet alanlarında çalışmalar yoktu anlamına gelmiyor. Dinsel motifli sosyal yardımlardan, İlhanlılar ve Selçuklular’daki sosyal kurumlaşmalara, Osmanlılar’daki Darülacezelerden, Darüşşifalardan Cumhuriyet dönemindeki Çocuk Esirgeme Kurumuna ve yoksullara yardım hizmetlerine değin sosyal hizmet alanında birşeyler daha önce yapılmıştı ve yapılmaktaydı. Yukarıdaki tezin tümcesi, 1961’den sonra, daha önce bu alanda yapılanların değişik bir boyutta ve meslek kimliği içinde yapılma anlayışı ve uygulamasının başlangıcını göstermektedir.

Türkiye’ye sosyal çalışma eğitimi (Sosyal Hizmetler Akademisi) uzmanlarıyla ve kitaplarıyla getirildi. Bu kitapları biz seçmedik ve bu kitaplar Türkiye toplumu için yazılmadı. Zamanının ABD toplumunun gereklerine ve gereksemelerine göre biçimlenen düşünceler ve tezlerle yazıldılar. Kuşkusuz bu yazılanlar içinde evrensel nitelikte bilgiler yok değil. Ancak bu bilgilerin çıkış noktası ve uygulama güncelliği zamanının ABD birey, grup, topluluk ve toplumuna göre biçimlendi.

Bu saptama, Türkiye’deki sosyal çalışmanın gelişimini değerlendirirken gerekli olmalıdır(*).

ABD’de, zamanın göçmenlerinin, zencilerinin ve kızılderililerinin, diğer azınlıklarının, yani, mesleksel kavramla, özel gereksinim gruplarının gereksinim ve beklentilerine göre yapılmış uygulamalardan çıkarılan bilgiler ve tezler her toplumun özel gereksinim gruplarının gereksinim ve beklentilerine belli bir yüzdeyle uyabilir, ancak yüzdeyüz uymaz.

Yani, insanın biyolojik yapısı için dünyanın herhangibir yerinde geliştirilen bir kimyasal madde, bir ilaç etkili olurken, insanın ruhsal, toplumsal yapısı için, dünyanın herhangibir yerinde ortaya çıkarılmış bir bileşimin dünyanın bir başka yerindeki insanların sorunları karşısında etkili olabileceğini düşünemeyiz. Buna kültürel yapı ve kültürel farklar engeldir. Bu boyutta bakınca derhal ve açık olarak görülür ki, “sosyal çalışma aspirin değildir”.

Yaptığım bu ikinci saptama da gene sosyal çalışmanın, değişen topluma uygun olarak değişmesi gerektiğini zorunlamaktadır.

2.2       Günümüz Türkiye’sinde sosyal hizmetler sosyal politika önlemleri içinde             nicelik olarak geri, ancak nitelik olarak ileri bir konumun temsilcisidir.

Bu ikinci tez, Türkiye’de devlet olarak sosyal hizmetlere gereken önemin verilmediğinden hareket etmektedir. Bu önem vermeme, ülkenin sosyal devlete açık bir ekonomi politikasıyla mı, yoksa sosyal devlete ve dolayısıyla sosyal hizmetlere kapalı bir ekonomi politikasıyla mı yönetildiği sorusuyla yakından ilgilidir. Bu sorunun yanıtını bu bidirgenin hacmının verdiği sınırlılık nedeniyle salt iki örnekle vermek istiyorum:

– Türkiye’nin ekonomisi büyük bir ekonomik yapı değişikliği kararı üzerine 24 Ocak 1980’den buyana Friedmancı monetarist ekonomi modeliyle yapılandırılmış ve bu modelin anlayışına uygun olarak sürdürülmektedir. Bu ekonomik modelin evrensel mimarı Şikago Üniversitesinden ekonomi profesörü Dr. Milton Friedman, Türkiye’deki mimarı eski Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’dır. Bu iki önemli kişinin ekonominin sosyal boyutu konusundaki görüşleri savundukları ekonomik modelin sosyal devlete, giderek sosyal hizmetlere bakışını sergilemektedir.

Ekonomik yapının üretici güç olan insanla değil salt parayla ilgilenerek değiştirilip düzeltilebileceği tezini savunan; bu çerçevede, insanın üretkenliğini arttıran sosyal önlem ve proğramların tümüne karşı çıkan; sosyal devletin ve sosyal sübvansiyonların ekonomik kalkınmanın engeli olduğu tezini savunan Friedman’ın ekonomik modeli (Friedman, 1985), ilkönce ABD, sonra ABD ve IMF baskısıyla, varlıklı ülkelerden İngiltere, gelişmemiş ülkelerden Arjantin, Şili, İran ve Türkiye’de uygulamaya aktarılmıştı. 24 Ocak 1980 günü Demirel Hükumetinin aldığı ekonomik kararlarla Türkiye’de başlatılan Friedmancı monetarizm dokuz ay sonra askerlerin yönetime el koymasına yolaçmış, askersel yönetim altında aynı ekonomik modelin kesintisiz uygulanması için Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığına getirilen Turgut Özal 1983 yılında Başbakan olarak aynı ekonomik politikayı sürdürürken, Anayasa’dan “sosyal devlet” ilkesinin kaldırılmasını savunmuştu. Bu savunma Friedmancı ekonomi politikasının, yani monetarizmin ruhuna uygundu ve bu modelin uygulanması için sosyal devletten vazgeçmek gerekiyordu.

Bu görüşlerle biçimlenen bir ekonomik model Türkiye’de onbeş yıldır sürdürüldüğüne göre Türkiye’de sosyal devletin, sosyal politikanın ve sosyal hizmetlerin son onbeş yılda geçirdiği değişim de gözönüne alınırsa özünde sosyal devleti dışlayan bir ekonomik modelin artık yerleştirildiği, özetle, kabul edilmelidir. Çünkü, temel tezlerine uymayan bir ekonomik model ayakta kalamaz. Monetarist model Türkiye’de bugün hala ayaktadır.

Yukarıdaki tezde, nicelik olarak geri saptamasının temeli bu ekonomik modelle ilgilidir. Nitelik olarak ilerilik, görecelidir ve daha çok öznel bir durumu yansıtmaktadır. O da şudur: Temelde reddedilen ve ciddiye alınmayan bir sosyal hizmetler alanı içinde meslekleşmiş, evrensel değerlere göre biçimlenmiş, çağdaş bir disiplin ve çalışma alanı, sosyal hizmet, kuşkusuz ileri kalmaktadır. Bu söylemdeki karşılaştırma kuramsal düzeyde, soyut düşünülmelidir. Çünkü bu tezin günümüzdeki uygulamaları anlatmadığının, tezin sahibi farkındadır. Giderek, ABD’nin 1940’lı yıllarının, kentli, sanayii gelişmiş, toplumsal değer ve normları ikincil kurumlara göre biçimlenmiş toplumuna özgü geliştirilen bir mesleğin geleneksel ve toprak kültürüne dayalı, geleneksel sosyal yardım ve koruma anlayışına daha fazla ağırlık verilen bir toplumda ileri kalmasının doğallığının yanısıra bir başka saptamanın da şu anda yeri gelmiştir. O da şudur:

İşte aslında bu yapı içinde olunduğundan, bu nedenle de Türkiye’de sosyal çalışma çağdaş anlamda işlevsiz kalmakta, işlememekte, istediği ereğe varamamakta, istenilen mesleksel doyum sağlanamamaktadır.

Ve bu sav yeni bir boyutta ilk tezle birleşmektedir. Yani Türkiye’de sosyal çalışmanın, meslek olarak kendisini yenilemesi gereği teziyle. Bu yenilemeyledir ki, ikinci tezde önesürülen “nitelik olarak ileri bir konumun temsilcisi” olması salt kuramsal ve soyut boyutta değil, somutta da, uygulamada da geçerli olacak ve öylelikle ancak, sosyal çalışma Türkiye’de tanınıp benimsenmeye bağlanacaktır.

Girişte ana tez olarak belirttiğim tümcelerden biri de şudur:

2.3       Türkiye’de sosyal hizmetleri ve sosyal çalışma mesleğini çağdaş anlamıyla          geliştirecek maddi ortam henüz tam anlamıyla oluşmamıştır.

Sanıyorum bunu uzun uzadıya anlatmaya gerek yoktur. Birçok kaynak tarafından benimsendiği gibi (Mollenheuer, 1987; Müller, 1982; 1988) sosyal çalışma bir meslek ve disiplin olarak sanayileşme süreci içinde oluşmuştur. Sosyal Hizmetler Yüksekokulunda verilen öğretimin benimsediği yaklaşım da budur. Meslekleşme sürecinden önce sosyal hizmet adına yapılan herşeye ancak birer uğraş demek doğru olur. Dinadamlarının uğraşı, insanseverlerin (philantropist), yardımseverlerin uğraşı idi. Mesleksel nitelikteki çabalar bu nedenle dünyanın her tarafında kırlarda değil kentlerde ortaya çıkmış ve oralarda kendisine zemin bulmuştur.

Türkiye’de sanayileşme araştırmaları hernekadar Türkiye’nin hızla sanayileşen bir ülke olduğunu gösterse de(*) bu sanayileşme ne, kültürel özsuyunu toplumun kılcal damarlarına yayacak denli yaygın ve geniştir, ne de tarihsel olarak o denli uzun süreli. Türkiye’de sanayileşmenin yarattığı sorunlar sosyal çalışma gibi çağdaş bir mesleğin el atmasını beklemekten çok, yaralarını hala var ve yaygın olan geleneksel aile yapısının uzattığı elle sarma aşamasındadır henüz. (Örnek: İşsizlik, yaşlılık, özürlülük gibi…) Bir toplumda sanayi necek gelişti dersek diyelim bu karşılaştırmayı geçtiğimiz dönemlerin sanayileşme düzeyleriyle karşılaştırarak yaptığımız için bize bilimsel veri sağlamaz, doğruya da götürmez. Oysa karşılaştırma sanayi kesiminin tarım ve hizmetler kesimlerinin hacımlarıyla, sanayi üretimi tarım ve hizmetler sektörlerinin üretimlerinin hacımlarıyla yapılmalıdır.

Bu durumda, Türkiye’de 1990 yılında cari fiyatlarla saf olmayan ulusal hasıla içinde sanayi üretiminin payı % 24.8, tarım sektörünün payı % 16.8, hizmet sektörünün ölçülebilir payı % 58.4’tür. Batı’da hizmet sektörünün şişkinliği gelişmişliğe işaret ederken Türkiye’de üretim düzeyi düşük kentlerde niteliksiz işgücüne işsizlik sigortası benzeri bir işlendirme olarak yaygınlaştığından gelişmeye işaret değil, işsizliği emme aracı olarak işlev görmektedir. Tarım sektörünün ekonomik hacmı da Avrupa sanayi kentlerindeki tarım sektörü oranının çok üzerindedir. Kaldı ki, sanayi sektörünü oluşturan işçiler de çok büyük çoğunluğuyla köyleriyle ekonomik bağları olan insanlardır (Koç, 1979).

Bu nesnel yapı çağdaş sosyal çalışmaya yaygın bir yaşam alanı tanımaz.

Sosyal çalışmanın ilk zemin bulduğu ortamlar kentleşen ortamlarsa da mesleğin yerleşip benimsenmesi ise kentlerdeki insanların kentlileşmeleriyle olabilmiştir. Yani, sosyal hizmetlerin bir meslek disiplininin konusu olmasına salt kentleşme yetmemiştir, insanların kentlileşmeleri de gerekmiştir. Çünkü, sadece kentlileşen insan sosyal çalışmaya konu olacak sorunları yaşayabilir (Tomanbay, 1991).

Kentlileşme de salt kasabaların kentleşmesiyle sağlanamaz. Kentlileşme, ailenin geleneksel aileden çekirdek aileye, insanın tebadan bireye dönüşmesiyle olabilir. Ailesi hala büyük oranda geleneksel, politikası baskın yanıyla otoriter bir ülkede kentlerdeki insanların kentlileştiğini söylemek oldukça zordur. Kentteki köy, büyükköy, megaköy kavramları, kentteki köy kültürünün yaygınlaşmasının anlatımı olarak ortaya çıkmıştır.

Türkiye toplumu, günümüzde, % 60’ı geçen kentleşme oranına karşılık, çok daha düşük oranlarda kentlileşmiş insanlardan oluşmuştur(*).

Bu öznel yapı çağdaş sosyal çalışmaya yaygın bir yaşam alanı tanımaz.

Nesnel ve öznel koşullarının sosyal çalışmayla tarihsel olarak çakışmadığı saptamasında birleştiğimiz zaman karşımıza iki vargı çıkmaktadır.

Ya, sosyal hizmetlere, sosyal çalışmaya ve sosyal devlete Türkiye’de gerek yoktur diyeceğiz, ya da sosyal çalışmayı Türkiye toplumunun koşullarına göre yeniden biçimlendireceğiz. Kuramıyla, kılgısıyla (uygulamasıyla) yeniden biçimlendireceğiz. Birincisini söylemek bizi, bugünkü sosyal çalışma mesleğinin kendisini yadsımaya götürür. İkincisi üzerinde kafa yormak daha gerçekçi olacaktır kanısındayım.

Bu adımı atınca da yeni bir tez aşamasına gelmiş oluyoruz:

2.4       Türkiye’de sosyal hizmetlerin ve sosyal çalışma mesleğinin varolan ekonomik     ve toplumsal konum içinde gelişmesine elverişli koşullar yaratılması      sağlanabilir.

Bunun için, Türkiye’de sosyal çalışmanın oluşturulduğu ana yer olan Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulunun (SHY) irdelenmesi gerekir diye düşünüyorum (*). Çünkü, sosyal çalışmanın meslek olarak oluşturulması için ABD doğru bir yaklaşımla Ankara’da bir eğitim kurumunun kurulması ve kuramının orada öğretilmesi ile işe başlamıştı (Sosyal Hizmetler Akademisi. 1961).

Türkiye’de sosyal çalışmanın yeniden oluşturulmasının hamuru da bu mesleğin bugünkü eğitim kurumu olan HÜ Sosyal Hizmetler Yüksekokulunda karılmalıdır. Yalnız bu noktada bu -malıdır’ı üç yeni -malıdır’la bütünleştirmedikçe doğruya ulaşamayız. Bu üç zorunluluğun biri, Sosyal Hizmetler Yüksekokulunun, yukarıdaki tümcede belirttiğim, ABD’nin Ankara’da yürürlüğe soktuğu modelde olduğu gibi sosyal çalışmanın kuramının öğretildiği bir öğretim kuruluşu değil, sosyal çalışmanın kuramının oluşturulmasına yönelik bir akademik kuruluş olarak yeniden yapılandırılmasıdır(*) .

İkinci zorunluluk, Yüksekokulda kuram arama, oluşturma, geliştirme çalışmalarının alanda çalışan sosyal çalışmacılar (sosyal hizmet uzmanları) ile dirik bir bütünlük içinde, yani uygulama ile içiçe, elele yapılmasıdır(*).

Bütünün parçası olan üçüncü zorunluluk ise, bu ulusal arayışta uluslararası yeni bilgilerin savsaklanmaması, dış dünyadaki mesleksel ve kuramsal gelişmelerin günügününe aktarılmasının vazgeçilmez görev olarak benimsenmesi ve bunun iş edinilmesi gereğidir.

Bu üç zorunluluk, Türkiye’de sosyal çalışmanın yeniden yapılandırılmasının üç temel hareket noktasıdır. Sosyal Hizmetler Yüksekokulundaki öğretim üyeleri kendilerini bu yönde yeniden biçimlendirmeli, genç öğretim elemanlarını da bu yönde motive etmelidirler.

Bunun da yolu;

2.5       Türkiye’de sosyal çalışma eğitiminin yeni bir yöntembilimsel (metodolojik)         anlayışa ve mesleksel yapılanmaya oturtulmasından geçmektedir.

Böylelikle ulaştığımız yeni tezimiz, sosyal çalışma eğitiminde yapılması gerekenler üzerinde bize doğrultu göstermektedir. Bu doğrultu, Yüksekokuldaki öğretim yöntembiliminin yeniden oluşturulması yönündedir. Çünkü sosyal hizmet alanlarındaki bilimsel ve disipliner kaynak Yüksekokuldur. (Türkiye’de sosyal çalışma yükseköğretim kurumu bir tane olduğu için Yüksekokuldur diyorum. Sayısı çok olunca bu tümcenin sonu, eğitim kurumudur, olarak düzeltilmelidir.)

Sosyal çalışma eğitimi çok yönlü bir eğitimdir. Bu eğitimde hem çok farklı disiplinleri konu olarak alacaksınız, hem bunların özlerini bozmadan, niteliklerini zedelemeden ele alacaksınız ve hem de birbirinden faklı çok sayıda disiplini sosyal çalışma bağlamı içinde birbiriyle ilişkilendirecek, bir bütünlük içinde onlardan sosyal çalışma disiplinini yaratacaksınız. Yani, özetle, yararlanılan her disiplinin birbirlerinden bağımsızlığına özen ve saygı gösterirken aynı zamanda onları, oluşturacağınız sosyal çalışma disiplininin parçaları olarak bir bütünlüğün içine katabileceksiniz. Bu, özen, titizlik ve disiplinli bir çalışma ister.

Böylesi zor ve zahmetli bir oluşumun başarılabilmesi, bu eğitimi alanların, verenlerin ve sosyal çalışma disiplinini oluşturma görevi olanların şu üç konuda temel bir eğitimden geçmeleri gerekir: (a) felsefe, (b) mantık, (c) yöntembilim(*).

Burada anılan felsefe bugün SHY’nda anlatılan felsefe değildir. SHY’nda zaten mantık konusunda bir anlatım bulunmamaktadır ve verilen “Sosyal Refah Araştırması” dersi araştırma teknikleri boyutunda, yöntembilimden koparılmış teknik ve eklektik bir küçücük parçadır.

Sağlam bir mantık için oturmuş bir felsefe, geçerli bir yöntembilim için ise tutarlı bir mantık koşuldur. Bu tümce, vermek istediği mesajın yanısıra felsefe, mantık ve yöntembilim arasındaki kopmaz ilişkileri de gösterdiği gibi, bu üç temelden birinin olmaması diğer ikisinin de tutarsız ve dengesiz kalacağının da kanıtıdır. Bir başka ilişki yöntembilim ile mantık arasında görünmektedir. Yöntembilim mantığın bir bölümüdür. Çünkü doğru düşünme (mantığın konusu), doğru yoldan (yöntembilimin konusu) giderek sağlanabilir.

Felsefe, yukarıda koyu harflerle dizilen uzun tümcedeki gerekliliği başarabilmek için ilgilinin genelde, dünya, bilim, teknolojik ve toplumsal gelişmeleri kolay kavrayabileceği bir felsefesel görüşe sahip olabilmesidir. İnsana verilen hizmette insanı, gündelik politikanın sınırlılıklarını aşabilerek ve bilimin gerçekliğini dile getirme yürekliliğini gösterebilerek tanıyıp tanımlandırabilmek bu anlamda felsefe bilinmesiyle olanaklıdır. Bu amaçlı bir felsefenin oluşturulması da bir grup çabası ve ciddi bir çalışma gerektirir.

Mantık, doğru düşünme yöntemi demektir. Meslek ya da kuram adına yapılan önermelerin tutarlılığı ile meslek ya da kuram adına yapılan çıkarsamaların geçerliliği mantıksal tutarlılıkla, bu da mantık bilgisine sahip olmakla doğrudan ilgilidir. Öteyandan, yukarıdaki koyu dizilen karmaşık işlemi başarıyla gerçekleştirebilmenin yanısıra karmaşık insan yapısını karmaşık toplum yapısı içinde değerlendirebilmenin, bu iki karmaşıklığı tutarlı bir bütünlük içinde yalınlaştırabilmenin yolu mantık bilgisi almaktan ve bunu yaşama aktarabilmekten geçer.

Yöntembilim, salt bilimde başvurulan araştırma teknikleri ya da araştırmada kullanılan yöntem ve teknikler anlamına gelmez. Daha derinde, bilimsel bilgiye nasıl ulaşılacağının temellerini tartışır. Dünya ve yaşamla ilgili temel bilgilerin nasıl bilinebileceği sorusu yöntembilimin ana sorusudur. Bu sorgusalın çizdiği temellere uygun olarak çok daha yüzeyde, bir bilimsel araştırmanın nasıl yapılması gerektiği de yöntembilimin alt dallarından biri olarak önemlidir, ancak bu, tekbaşına yöntembilim üzerine bilgi vermez. Yöntembilim, araştırma tekniklerinin hangi bilimsel bilgi temelinde oluşturulup, seçilip kullanılacağını da araştırır. Bu nedenle, araştırma teknikleri, yöntembilimle eş tutulamaz.

Doğru bilme yöntemi yöntembilimden öğrenilir. Felsefe ve mantıkla temellenen düşünce doğru bilme ve doğruyu bulma yollarını daha kolay bulur. Ancak SHY’nda doğruyu arayanlar bu yararla sınırlı kalmazlar. Aynı zamanda, yöntembilim sayesinde bilimsel doğruyu ve bilimsel bilgiyi de daha kolay yakalayabilirler. Yöntembilim sayesinde, akılcı ve tutarlı bilimsel yolun bulunması sosyal çalışmanın yeniden oluşturulma sürecini kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır.

Felsefe ve mantık bilgileri yöntembilime temel oldukları için önemlidirler. Ciddi felsefe ve mantık bilgisiyle yoğrulacak olan yöntembilim, aşağıda örneklerini vereceğim hareket noktalarında sosyal çalışma eğitiminin doğru yapılanmasında ışık tutmaktadır:

Filosof ve yöntembilimci Francis Bacon (1561-1626) egemenliğin bilgiden doğduğunu temellendirir. Politik güç, yönetim gücü ya da özel ilişkiler gücünü aşan ve gerçek bilimcilere en yakışan egemenlik de bilgi ile sağlanan egemenliktir. Der ki, (1) doğaya egemen olabilmek için önce onu tanımak gerekir. (2) Doğaya, ancak yasalarını bilerek egemen olabiliriz. (3) Doğru yoldan giden bir topal, yoldan çıkan iyi bir koşucuyu geçer. Bu üç önerme Bacon’un yöntemli düşünmedeki hareket noktalarıdır (Tütengil 1981, 61).

Bacon’un bilgi ve egemenlik ilişkisinden sonra attığı ikinci adım önyargılar (idola) üzerinedir. Doğruya ulaşabilmek için önyargılardan kurtulma gereğini uzun uzadıya vurgular. Doğruya ulaşmamızı engelleyen önyargıları Bacon dört noktada toparlamaktadır.

Soy idolü (idola tribus): İnsanların bireysel önyargıları zamanla insan soyu için ortak önyargılara dönüşür. Özellikle otoritelerin bireysel önyargıları etkileme alanlarında bulunan insanların da ortak önyargıları olmaya başlar. İnsan soyu için ortaklaşa önyargıların o soyun önyargısı olarak pekişmesi de önyargıları daha da etkinleştirir.

Bu gerçeği bile bile önyargılarını davranış kalıbı haline sokanlar belki bir kuruluşta yönetici olabilirler, ancak bilimci olamazlar.

Mağara idolü (idola specus): Bu idol, insanların düşüncelerinin, içinde bulunduğu koşullar, çevre, aldığı eğitim, böylelikle oluşturduğu ıra (karakter) ve yapı da kimi önyargıların oluşmasına kaynaklık ederler. Özünü, yapısını, aldığı eğitimi, içinde bulunduğu koşulları sık sık irdelemeyen ve sorgulamayan bir bilimci bu koşulların oluşturduğu önyargılardan kurtulamaz. Bacon’un benzetmesine göre, insanlar çevrelerine içinde bulundukları mağaralardan bakarlar ve dışarıyı mağaraların verdiği olanaklar ölçüsünde görürler.

Bilim dünyalarını yaşadıkları dar çevrenin dışına açamayan bilimciler dünyayı sınırları ölçüsünce yorumlamaya başlarlar ki bu sınırlılık onların bilimselliklerini öldürür.

Çarşı idolü (idola fori): Bacon bu idol ile belirli dil kalıplarına, değişmez kavramlara bağlanmak suretiyle içine sıkışılan belirli kalıplara ve içine düşülen önyargılara işaret etmektedir. İnsanın eskidenberi getirdiği dilsel kalıplarda ısrarı düşüncesinin de gelişmesini engeller ve saplanılan önyargıdan çıkarak insan özgür düşünce geliştirmenin dışına düşer.

Bu nedenle özellikle bir bilimadamı dilini belirli kalıplarla sınırlamamalıdır. Sınırlanan dilin düşünceyi de sınırlayacağı unutulmamalıdır. Düşüncenin sınırlandığı yerde bilim olmaz.

Tiyatro idolü (idola theatri): Bu benzetmenin anlatmak istediği şudur: Otoriteye, kurama, egemen güce bağlanmak insanlarda önyargılar oluşturur. Bilim yapan bir insan otoritelere, belirli kuramlara herhangibir nedenle bağlanırsa kendisi yanılabileceği gibi otorite olarak bel bağladıklarının da yanılmaları kolaylaşır (agy, 62).

Bu nedenle bir bilimci otoritelere tabi olmak yerine otoriteleri aşabilmeli ki gerçek bilimci olabilsin. Çünkü önyargılarla yapılan bilim değildir. Önyargılar bilimi öldürür.

Fransız filozofu Rene Descartes’in (1596-1650) yöntembilime temel olmuş görüşlerinin hepsini buraya almak olanaksızdır. Konumuz açısından en anlamlı bulduğum bir görüşü, insanların kesin ve kuşkusuz bir bilgiden çok gelenek ve görenekle örneğe inanmalarını saptamış olmasıdır (Descartes 1981, 65). Yani, bilimle uşraşanlar gelenek ve göreneğin, bunların olduğu kadar, kişisel öznel (subjektif) eğilimlerinin, bireysel seçimlerinin, sevdiği iki üç insanın, yaşadıkları bir iki örneğin etkisinde kalarak düşünce ve tavırlarını belirleyemezler. Kendilerini bilimadamı olarak da görseler, böyle yapıyor ve yaşıyorlarsa bilimci olamazlar. Descartes’in bu kuralı bilimci olabilmenin temel kuralını getirmektedir: Bilimadamı, kişisel duygularına, hırslarına, bireysel seçimlerine değil, kesin ve kuşku taşımayan bilgiye inanmalıdır. Bilimin yapısı bunu gerektirir.

Özellikle sosyal çalışma eğitimi alanında çalışan bilimciler, insanla çalıştıkları için, insanın öznel, geleneğe, göreneğe bağlı yapısı içinde bilimin kılavuzluğunda ona hizmet etmek için çok özel çaba harcamak zorundadır. Sosyal hizmet elemanlarını da bu anlayışa göre yetiştirmek bu alanda bilim yapanların borcudur. Bu nedenle sosyal çalışma disiplini içinde bilimci olmak kolay değildir .

Ve sürdürür Descartes: … oyların çokluğu, bulunması güç gerçekler için değerli bir delil değildir. (agy). Bilimci kendisini çıkar ya da başka hesaplar içinde destekleyenlerin sayısına göre değil, getirdiği bilimsel tezlere ve bunların doğruluğuna göre belirleyecektir.

Descartes’in getirdiği yöntembilimsel kavramlardan biri de “yöntemsel kuşku”dur. Yöntemsel kuşku Descartes’te gerçeğe varmanın bir aracı olarak önesürülür. Bilim dünyasında bu kuşku, inançlarını düşünce sananlara, ve ağızlarından her konuda çıkan her sözü tartışmasız doğru olarak kabul edenlere içinde yer vermez. Beynindeki ya da okuduğu bilgilerden kuşku duymak yerine hergün çevresinde bulunan insanlardan kuşku duyanlar bilimadamı olamazlar.

Fransız sosyoloğu Auguste Comte (1798-1857)’un birçok düşüncelerinden bize katkı verecek bir tanesini örnek alarak konuyu kapatalım. Comte’nin üç temel görüşü düzen, ilerleme ve insanlıktır (Tütengil 1981, 70a). Birbirini bütünleyen bu üçlü bağlam içinde insanlık, sosyal çalışma mesleğini aynı toplumbilimdeki gibi toplumsal boyutta, ruhbilimdeki gibi bireysel boyutta ilgilendirirken bununla ilişkili kavramların öbürü de ilerleme olmaktadır. Comte’a göre düzenin kendisini her alanda gerçekleştirmesi aslında ilerlemedir. Sosyal çalışma insan ve ilerleme kavramlarını birbirinden kopararak kuram da üretemez, uygulama da yapamaz. İlerlemeden korkan bir disiplin ne düzen kurabilir ne de insanlık sorunlarına yaklaşabilir. Sosyal çalışma bu nedenle yönetembilimsel nokta bizi buraya getiriyor ki, ilerlemeden korkmamalıdır. İlerlemeden korkanlar, sosyal çalışmaya kuramsal açılım yapamazlar.

Fransız sosyoloğu Le Play’ın (1806-1882) sosyal çalışma eğitimine getirebileceği en temel yaklaşım, monografik araştırma yönteminin sosyal çalışma eğitimine girmesi gereğidir. Monografi yöntemi küçük birimlerin (aile gibi) yoğun ve derinlemesine incelenmesidir. Aile ile çalışan, aile sorunsalına ve sorunlarına ilgiyi varlık nedeni gören bir meslek ailenin derinlemesine incelenmesi demek olan monografik yöntemi kullandığı araştırma yöntemleri dünyasının dışında tutamaz. Özellikle aile araştırmalarının monografik olma önceliği ve Sosyal Hizmetler Yüksekokulunda bu yönteme hiç yer verilmemesi, Sosyal Hizmetler Yüksekokulunda aile konusunda ne kuram, ne uygulama modeli bazında, özellikle Türk aile yapısına uygun bir hizmet ve önerinin geliştirilememesinin önemli nedenlerinden biri olmak gerektir. Salt istatistiksel örnekleme yöntemi diyebileceğimiz yöntemin yıllar içinde bilgi üretmede yeterli olamadığını Sosyal Hizmetler Yüksekokulunda görmüş bulunuyoruz.

Bilimsel yöntemin tarihsel gelişim süreci içinde Karl Mark’a ve onun geliştirdiği eytişimsel (diyalektik) yönteme yer vermeyen bir yöntembilim, salt bilimsel değil eğitsel amacına da ulaşmış sayılmaz. Çok özetle söylemek gerekirse, değişen toplumda insanın değişme uydurulması kaygısını ve sorumluluğunu taşıyan bir meslek değişimin temel yasalarından bir olan eytişimsel yöntemi üniversitede tam anlamıyla anlatmaktan kaçınamaz. Değişimin ürettiği bir meslek değişim yasalarına gözlerini kapayamaz. Sosyal çalışmanın değiştirme işlevi değişme zorunluğuyla da bütünleşir. Değiştirmeyi kendisine temel işlev alan bir meslek değişmeye açık, hazır ve coşkulu olmalıdır. Değiştiren değişecektir. Değişime kapalı bir meslek, ne toplumun değişim sürecini kavrayabilir, ne de birey olarak insanı değişim sürecine sokabilir.

Marx’ın yöntembilimin konularından biri olan tarihsel maddecilik görüşü de sosyal çalışma mesleğinde yoksulluk, toplumsal katmanlar, sosyal sorunlarda ekonominin rolü ve derecesi gibi konuları kavrayabilmek ve anlamlı hizmet modeli üretebilmek için sosyal çalışma eğitiminde öğretilmesi gereken temel konulardan bir olmalıdır. Bu iki görüşün giremediği bir sosyal çalışma anlayışı yaptığı işi ve temellerini kavramaktan uzak kalacaktır(*).

3          SONUÇ

Sonuç olarak, sosyal çalışma eğitiminin bugünkü durmuşluğu ve tıkanmışlığı yıllardır kendisini yinelemesi sonucunu doğurmuştur. Tutarlı bir felsefe ve mantık bilgisiyle desteklenmiş gerçek bir yöntembilim dersi Sosyal Hizmetler Yüksekokulunun içinde bulunduğu yinelenmeyi kendi içinde kıracak umudu taşımaktadır. Bunun için yabancı uzman getirtilmesine gerek yoktur. Yöntembilimde getirilen yukarıda anılan temel ilkeler ve kurallar, salt öğretmeyle de kalmamalı, öğrenciden önce öğretim elemanlarının düşünce ve davranışlarına yön vermeye başlamalıdır ki, meslek eğitimini gerçek anlamda olumlu olarak etkileyebilsin. Öğretmekten önce benimsemek koşuldur. Bu, geliştirmeye kapalı olan aktarma tekniğinin de egemenliğinin kırılması demektir.

Yöntembilimsel ayrışma Sosyal Hizmetler Yüksekokulunda bürokrat anlayışla bilimsel anlayışın ayrışmasını da gündeme getirecek, bilim üzerindeki Sağlık Bakanlığı geleneğinden kalma bürokratik egemenliğin de kırılmasına yol açacaktır. Bu olması gerekli noktadır ki, aynı zamanda, felsefe, mantık, yöntembilim üçlüsünün Sosyal Hizmetler Yüksekokulunda benimsenmesini de bilinçli olarak engellemektedir. Çünkü bilimin üzerindeki bürokratik denetimin yaşamını sürdürmesi, okulun her türlü yeniliğe kapalı kalması ve sürekli kendini yinelemesini zorunlu kılmaktadır. Bilim yapısı gereği araştırmayı ve yeniyi aramayı görev edinirken, gene yapısı gereği bürokratik anlayış, savunduğu yasal kuralların aynen korunması ve sürdürülmesini varlık nedeni sayar. Bilim kendisini yaşatan, yukarıda bir kısmını andığım aramaya ve değişime yönelik temel yöntembilimsel yasaların işletilmesinden yanayken, bürokrasi, yönetsel kurallar ve otorite, statüko gibi kendisini yaşatan yasaların sürdürülmesinden yanadır.

Sosyal Hizmetler Yüksekokulunda son bir yıldır yaşanan gelişmeler, yeni eğitim anlayışı ve öğretim modeli arayışları önemli değişmelerin olacağı işaretlerini vermektedir. Tüm öğretim elemanlarıyla topyekun kalkışılan bu yenilenme çalışmaları yeni bir sentezin de başlangıcı olacaktır.

KAYNAKÇA

DESCARTES, Rene. 1944, Metod Üzerine Konuşma. Çev. M. Karasan. Ankara

EROĞUL, Cem. “Toplumsal Araştırmalarda Diyalektik Yöntem”. iç: Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi. 1966 Eylül, C. XX!, S. 3, s. 281-301.

FRIEDMAN, Milton. 1988, Kapitalizm ve Özgürlük. Çev: Doğan Erberk/Nilgün Himmetoğlu. Istanbul

KOÇ, Yıldırım. 1979, Türkiye’de Sınıf Mücadelesinin Gelişimi 1923-1973. Ankara

MOLLENHAUER, Klaus. 1987 (2. Auflage), Die Ursprünge der Sozialpädagogik in der industriellen Gesellschaft. Weinheim/Basel

MÜLLER, C. Wolfgang. 1982, Wie Helfen zum Beruf wurde (Band I). Weinheim/Basel

MÜLLER, C. Wolfgang. 1988, Wie Helfen zum Beruf wurde (Band II). Weinheim/Basel

TOMANBAY, İlhan. 1991, “Kentlileşme, Belediyelerde Sosyal ve Kültürel Çalışmalar ve Toplum Merkezleri”, iç: SOSYAL HİZMETLER YÜKSEKOKULU DERGİSİ, C. 9, S. 1-2-3, s. 41-53

TÜTENGİL, Cavit Orhan. 1981 (5. Baskı), Sosyal Bilimlerde Araştırma ve Metod. Istanbul

*

(28 07 1999, Ankara)


(*) Sosyal hizmet alanları devingendir. İki türlü devingendir. Biri; varolan sosyal hizmet alanlarına tarihsel süreç içinde yeni alanlar katılır, ikincisi; aynı alanların içsel yapıları ve ona uygun olması gereken sosyal hizmet yöntemleri değişir. Aynı alanın boyutu, sorun yoğunluğu ve bunlara bağlı olarak sosyal hizmetin o yenilenen yapıya uygun yaklaşımı ve etkinlik boyutu değişir.

(*) “Getirildi”yi özellikle söylüyorum. Gelmedi. Geldi deyince, toplumda ortaya çıkan gereksemelerin zorlamasıyla, etkin noktası Türkiye olan bir geliş sözkonusu olmalıdır. Oysa Türkiye bu noktada değilken, burada, etkin noktası Türkiye değil, ABD olan bir geliş sözkonusudur.

(*) Bu tümcede kullandığım “sosyal çalışma” meslek anlamını taşımaktadır. Bunun yerine bugün için daha yaygın olarak “sosyal hizmet” de kullanılmaktadır. “Sosyal hizmetler” dediğimde ise sosyal hizmet meslekleri değil, sosyal hizmet ve diğer ilgili mesleklerce özel gereksinim gruplarına verilen hizmetler anlaşılmalıdır. Sosyal hizmetler, geniş anlamda sağlık, eğitim ve sosyal hizmet (sosyal çalışma) mesleğinin doğrudan verdiği hizmetleri, dar anlamda ise, sosyal hizmet alanlarında verilen hizmetleri anlatmaktadır. Bu dar ve geniş anlamlar, benim değil, dünyada kullanılan tanımlardır.

(*) Özellikle TÜSİAD’ın yayınları bu yöndedir ve genelde sanayi sektörünün üretimdeki ve ulusal gelirdeki payına bakılarak bu değerlendirme yapılmaktadır.

(*) Bunun rakamlandırılacağı bir araştırma bulunmamaktadır. En azından benim bilgim içinde bulunmamaktadır. Bu son saptama genel gözlemlere dayalı bir saptama olarak okunmalıdır.

(*)Aslında bir meslek politikasıyla, tezleriyle, kuramıyla uygulamadan doğar, uygulama içinde gelişir. Uygulamadan çıkmayan kuram ayakları yere basan bir kuram olamaz. Ancak bu bildiri çerçevesinde, uygulamanın önemini yadsımadan (ceteris paribus) salt eğitim kurumundan ve akademik yapılanmadan sözetmek istiyorum.

(*) O yıllarda, ABD için, elinde varolan bilgilerin Türkiye’ye aktarılması gerekiyordu. Bu nedenle “öğretilen” bir kuruluş onlar için yeterliydi. Sosyal Hizmetler Akademisi adı akademi de olsa akademik bir kuruluş değildi. Şimdi bizim, üretilmiş yeterli bilgimiz yok. Yeni bilgi üretmeye gereksinimimiz var. Bu nedenle gerçek anlamda akademik bir kuruluşa gereksinimimiz var. Öğretim veren bir kuruluştan akademik bir kuruluşa geçmenin gereği burada yatmaktadır.

(*) HÜ Sosyal Hizmetler Yüksekokulunda geçen yıllarla karşılaştırıldığında uygulamanın genel ders saatleri içinde oranı giderek düşürülmüştür. Bu, yukarıdaki yaklaşıma ters bir gelişmedir.

(*) Felsefe ve mantık terimleri, içerikleri tamca bilinmese de alışılmış terimlerdir. Yöntembilim ise terim olarak yabancı gelebilir. Osmanlı Türkçesinde usuliyyet denilen yöntembilim, bir konuya yaklaşmadaki usul bilgisi olarak anlaşılmalıdır. Eskiler, usul erkan bilmeden… derlerdi. İngilizce methodology ile Almanca Methodologie arasında yazılış olarak fazla fark yoktur.

(*) Bkz: Eroğul, Cem. “Toplumsal Araştırmalarda Diyalektik Yöntem”. iç: Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi. 1966 Eylül, C. XX!, S. 3, s. 281-301.

You may also like...

Bir cevap yazın