Toplumsal Boyutta Engellilere Bakış, Kent ve Engellilerin Güvenliği

Prof. Dr. İlhan TOMANBAY
Hacettepe Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Sosyal Hizmet Bölümü

ÖZET

Diyarbakır’da yapılan Engellilerin Güvenliği ve Kent Güvenliğine Katkıları Çalıştayı için Modern Kentleşmede Kent Güvenliği ve Engellilerin Kent Güvenliğine Katkıları genel başlık çerçevesinde bana verilen, Toplumsal Boyutta Engellilere Bakış ve Engellilerin Güvenliği konusunda şu konulara değinilmiştir. Engelliliğin toplumsal ve toplumbilimsel boyutu, engellilik nedir, engelli özürlü kavramaları, engelilikte toplumsal kökenler ile suçu bildirme yükümlülüğü… Özellikle suçu bildirme yükümlüğü bu yazının ana konusudur, diğerleri destek bilgilerdir. Suçu bildirme yükümlüğü mü, suçu bildirme hakkı mı ve engelliye suçu bildirmeme cezası verileli mi? Bu yazının sonunda bu soruların yanıtları aranmaktadır. Engellinin suçu bildirme hakkı ile diğer yurttaşların aynı hakkı kullanmalarında eğitliğin sağlanması ve toplumun bu yönde eğitilmesi tez olarak önerilmektedir.

ANAHTAR SÖZCÜKLER

Engelli, suç, suçu bildirme, engellilik toplumbilimi, kent, kent güvenliği.

GİRİŞ

Önce bu güzel kente beni davet ettikleri için Sayın Emniyet Müdürümüze teşekkür ederim. Değerli Mustafa Bey sizin gibi emniyet müdürlerimiz oldukça ve diğer kamu görevlilerimiz bu duyarlılığa katıldıkça gerçekten ülkenin birçok konusunun çok daha kısa sürede sorun olmaktan çıkacağına inanıyorum.

Size destek vermekten de büyük haz alıyorum. Kolay gelsin bu güzel çalışmalarınızda. Çünkü özel gereksinim grubu diye adlandırdığımız büyük grup içinde yeralan engellilerimize her kademede, her boyutta yapacağımız her türlü katkı toplumumuzun sağlıklı gelişmesine önemli katkı olacaktır.

Çalıştayın konusunun iki boyutu var. Kentleşmede engellilerin güvenliği ve engellilerin kent güvenliğine katkıları. Bu konularda konuşmam istendi.

ENGELLİLİĞİN TOPLUMSAL VE TOPLUMBİLİMSEL BOYUTU

Önce engellilikle ilgili olarak toplumbilim deyince ne anlamamız gerektiğini bilmemiz gerekiyor.

Sık sık kullandığımız sözcüklerdir, psikolojik sorun, sosyal boyut, sosyolojik ya da toplumbilimsel… gibi sözcükler. Psikolojik ve sosyolojik açıdan… diyerek konuya giren örneğin iktisatçımız, mühendisimiz, politikacımız çoktur. Toplumbilimin ne olduğunu en kolaya açıklamasıyla şöyle göstermeme izin verin.

ABD’deki bilimciler İkinci Dünya Savaşından sonra bilimi yenibaştan sınıflandırırken insan davranışlarını inceleyen bilimleri bir kategoriye koyarak davranış bilimleri başlığı altında topladılar[1]. Bu kavramın altına insan davranışlarını inceleyen temel olarak dört bilimsel disiplini aldılar[2]. Toplumbilim (sosyoloji), psikoloji (ruhbilim), sosyal psikoloji ve antropoloji (insanbilim) [3]. Psikoloji, insan davranışlarını birey boyutunda, toplumbilim toplumsal boyutta, sosyal psikoloji grup boyutunda ve antropoloji geçmiş dönemlerdeki insan davranışlarının izlerini sürmesi boyutunda, yani kültürel boyutta ele alır. Bunun için bu dört bilim dalını davranış bilimleri başlığı altında topladılar.

Bir çocuk niye büyüğüne tepki verir? Suçlu polise niye böyle tepki verir ya da polis niye böyle tepki verir? Öğretmen öğrenciye niye böyle davranır, ne tür öğrenci öğretmene nasıl ve niye tepkiler verir? Karı koca ilişkilerinde kadın ve erkeğin davranışlarının kökeninde ne vardır? Bu örneklerde de görüleceği üzere davranışların nedenlerini birey boyutunda araştıran bilim dalı psikolojidir. Neden bir toplum ekmek fiyatlarının artmasına topluca ve şiddetle tepki verir de başka bir toplum daha yüksek fiyat artışlarına hiç tepki vermez? Neden İskandinav toplumlarının davranış özellikleri ile Akdeniz ülkelerinin özellikleri farklıdır? Toplumsal davranışlarımızın kökenleri nedir? Bu tür soruların yanıtlarını da toplumbilim arar. Toplumbilimle psikolojinin arasında kalan boşluğu dolduran sosyal psikoloji de bireyle toplum arası büyüklüklerin davranışlarını, yani grup davranışlarını incelemeyi konu edinmiştir. Evde kılıbık bir erkek bir grup, bir örgüt içinde nasıl önder olabiliyor? Ya da tersi. Evde hanımına esip gürleyen bir erkek işyerinde nasıl sinik kalabiliyor? Ailede grupsal ilişkiler… Bir futbol takımındaki ilişkiler, bir gençlik grubu ya da çete davranışlarını öyle yapan nedenler? Bu tür çalışmaları da bu bilim dalı yapar. Antropoloji de tarihte kalan eski toplumların davranışlarını bıraktıkları ürünlere bakarak inceliyor. Fizik antropoloji toprak altından çıkan eşyaları inceler, sosyal antropoloji de bu eşyalara, yapılara bakarak o zamanki insanların davranışlarını bulmaya çalışır. Eski ölü gömme törenleri, evlenme töreleri, kültleri gibi.

Bu şemadan, bugünkü konumuza gelelim. Toplumbilim insan davranışlarını toplum boyunda incelemektedir. İnsan davranışlarının toplumsal kökenlerini, nedenlerini, bu konudaki değişmeleri, süreci bilimsel yöntemlerle inceler. Bundan sonuçlar çıkarır.

Toplumbilim toplumun tüm kesimleriyle ilgilenen bir bilim olduğuna göre ve tüm dünyada engellilerin sayısının toplam nüfusun ortalama % 10’u olarak kabul edildiğine göre, bir toplum için azımsanamayacak çok sayıda engelli vardır ve toplumbilim bu kesimi görmezden gelemeyecektir ve gelmemektedir.

Toplumbilimin çeşitli dalları vardır. Nasıl ki toplum çok büyük ve çok karmaşık bir yapıysa toplumbilim de toplumun bilimsel izdüşümü olarak çeşitlilik taşıyacaktır. Toplumbilim toplumda hangi alanla ilgili olarak çalışıyorsa ilgilendiği alanlar toplumbilim kavramına sıfat yapılarak o dalın adı yaratılmaktadır. Örneğin, hukuk toplumbilimi, din toplumbilimi, ahlak toplumbilimi, aile toplumbilimi, gençlik toplumbilimi, köy ya da kent toplumbilimi, ekonomi toplumbilimi, eğitim ya da sağlık toplumbilimi, sanayi ya da köy toplumbilimi, bilgi toplumbilimi, siyaset toplumbilimi vb. diye… Ortaya çıkan toplumbilim alanları çağın ve bilim dünyasının gelişmesine uygun olarak hem yeni alanlarla hem kendi içlerinde gelişmelerini sürdürecektir. Bunlara derhal engellilik toplumbilimi alanını ekleyiniz lütfen[4].

Engellilik toplumbilimi engelli insanların davranışlarını, bu davranışların toplumsal kökenlerini ve engellilere karşı çeşitli grupların ve toplumun davranışlarını inceler. Bu grupların ve genel toplumun, toplumdaki değişik grupların, kesimlerin, sınıfların engellilik olgusuna bakışlarındaki değişmeleri irdeler; sonuçlar çıkarır.

Örneğin, eğitimli toplumsal kesimlerin engellilere bakış ve davranışlarının daha olumlu ve anlayışlı olduğunu bilimsel araştırmalar çoktan ortaya çıkartmıştır. Bunun gibi, eğitilmiş, öğrenim görmüş engellilerin de topluma çıkmak, toplumda daha iyi bir yer almak konularında daha şanslı oldukları bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Bir başka sonuç: Demokratik toplumlarda engelliler daha fazla yaşam niteliğine sahip olmaktadırlar. Zaman süreci içinde, toplumların modernleşmesiyle engelliler toplumda rahatlamakta ve daha saygın konuma gelmektedirler.

Şimdi engellilik alanında Türkiye’de toplumsal davranışa baktığımız zaman ne görüyoruz? Hep deriz biz Türk milleti çok insaniyetliyiz, yardımseveriz vb. Doğrudur, ama biraz da gözlerimiz kapalı. Şu anda bu çalıştayla Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünün yaptığı gözlerimizi açmak. Ya da demin dışarıda masalardan topladım, götüreceğim Ankara’ya. İl Emniyet Müdürlüğümüzün hazırladığını gördüğüm güzel broşürlerle gözleri açmak… Şu anda sol tarafımda konuşmalarımızı çeviren işitme engelliler çevirmeni genç arkadaşımızın yaptığı, sesimize ulaşamayanların kulağını açmak; diğer arkadaşlarımızın yaptığı sesimizi duyan, gözleri görmeyenlerin seslerimizle kulaklarını açmak, gözlerini açmak. Gördüğümüz gibi çok çeşitli işler yapan, çok çeşitli kesimlere ulaşan, çok değişik işler yapan insanlar var. Herkese şunu söylemek gerek: Toplum bir bütündür. Toplumda hepimiz varız. Engellisiyle, engelsiziyle, sağıyla soluyla, kadınıyla erkeğiyle, çocuğuyla genciyle yaşlısıyla, satıcısıyla dilencisiyle, varsılıyla yoksuluyla, hepimiz bir bütünüz. Askeriyle siviliyle, polisiyle öğrencesiyle daha buna herkesi katabilirsiniz. Şarkının dediği gibi: “Hepimiz bir fidanın güller açan dalıyız!” Buna Amarikalılar diversity, Türkçesiyle, çeşitlilik diyorlar. Almanya’dan geçen hafta çeşitliliğin sempozyumundan geldim. Son yılların, hatta uzun yıllardanberi Avrupa sosyal arenasının temel konularından biri bu. Farklılıklarla yaşamak diyorlar. Çeşitlilikle varsıllaşmak, zenginleşmek diyorlar. Bir toplumda herkes çeşit çeşit ve hepimiz birbirimiz içiniz. Birarada yaşamayı mutluluğa çevirmeliyiz. Yaşamak zorundayız demiyorum bunun mutluluğunu yaşamak zorundayız. Hepimiz aynı olmak zorunda değiliz. Bunu uzatmadan konuya geliyorum. Öncelikle, işte bu çok farklı kanatların, kesimlerin olduğu ve bir bütün olduğu toplumda engellilerimiz de bu bütünün bir parçasıdır. Toplumbilim olarak bunu böyle göreceğiz. İnsan olarak böyle göreceğiz. İkincisi: Gözümüzü biraz açacağız. Gözümüzü açmak şu demek: Yani bir eleştiri, bir kınama belirtisi olarak görmeyin. Allah Allah! Ben bu konuyla hiç ilgilenmemiştim. Bunlar da varmış. Toplumda benden farklı insanlar da varmış. Salt düşünsel olarak değil, bedensel olarak da başkaları aynı benim gibi yaşama şansını yakalamışlar bu toplumda. Ne güzel! Onlara da yer açmalıyız… Onların varlıklarına da saygı göstermeliyiz. Onlarla da iletişim kurmalıyız. Konuşmalı, anlamaya çalışmalıyız… diyebilmek. Bu, bu kadar kolay değil arkadaşlar. Ama yapabilmeliyiz.

ENGELLİLİK

Ankara’da, bir yıllarda, belirli olarak siyasal bir hedef güderek konuşmuyorum, Ankara’da bir belediye, kaldırımları birçok yerde 30-35 Cm yükseklikte döşemiş idi. Ben gençtim. Ne oluyor, diye sorduk. Dediler ki, arabalar çıkmasın diye kaldırımları yüksek yaptık. Yani kentsel düzeni sağlamak için. Güzel. Yaptılar ama, engellileri unuttular. O yüksek kaldırımlara engelliler nasıl çıkacak? Rampa da yok. Olsa da gene yüksek. Kaldırımları engelliler için alçaltsalar arabalar çıkıyor. Yükseltiyorlar, engelliler sokağa çıkamıyor. Ne yapmak gerek? O zaman toplumsal bir duyarlılık yaratmak gerek, bir. Düzeni sağlamak için yaptırımları uygulamalıyız. O toplumsal bütünlüğünü görerek hem engellilerin o kentte mutlu yaşamasını sağlayacak yüksekliği yapmak, hem de arabaların çıkmasını engelleyecek önlemleri almak. Çok mu zor? İşte bu zor değil. Yeni bir anlayışın geliştirilmesi için programlar geliştirmek. Yapılması gereken bu işte.

Hemen aklıma geldi. Ankara’da çoğu yerde de şimdilerde arabalar çıkmasın diye kaldırım kenarlarını yüksek beton mantarlarla kapatıyorlar. Her yerde önünüze her an bir mantar silsilesi çıkabiliyor. Bırakın görme engellileri, görenlerin bile yürümelerini zorlaştırıyor. İnsanda ruhsal gerginlik yaratıyor. Burada bir kültür sorunu var arkadaşlar. Kentte yaşamak kent kültürüne sahip olmakla mümkündür. Köy kültürüyle kentte yaşayamazsınız. Sıkıntı çekersiniz. Çekmelisiniz de. Kent kültürüyle de köyde yaşayamazsınız. Sağlıklı olarak yaşamak mutlu olarak yaşamak, içinde bulunduğun ortama uygun kültürle yaşamaktır. Evet, ben kentte yaşıyorsam, kurallara uyacağım. Otobüs durağına taksimi park etmeyeceğim. Kaldırıma araba çıkartmayacağım vb. Ben gençliğimde babamın arabasıyla Kızılay’a giriyordum; park ediyordum, ya da babam… Şimdi artık arabamla Kızılay’a gidemiyorum. Gitmiyorum. Yer yok çünkü. Keçiören’den Emek Mahallesine gidiyorum; arabamı park ediyorum. Metro’ya biniyorum. 10 dakikada Kızılay’a geçiyorum. Önce bu bana ağır geliyordu; kızıyordum. Şimdi alıştım. Rahat oldu çünkü. Benimsedim. Kentleşme kentin kurallarına uymak, bu kuralları içselleştirebilmek demektir.

Üniversite öğrencisiyken Kızılay’dan belediye otobüsüyle kar yağdığı gün tam iki saatte evime gittiğimi bildiğim için o 10 dakika bana cennetlik bir rahatlık veriyor. Yaşamımı değiştirdim. Kentin koşullarına uydum. Kentli oldum yani. Böyle olunur. Koşullar sizi kentli yapar. Uyanmazsanız ya huzursuz olacaksınız, ya sürekli ceza yiyeceksiniz. Artık ille gidip Kızılay’ın ortasında bir yerde kaldırıma park edeyim demiyorum. Bu bir anlayış değişikliğini gerektiriyor. Kentte yaşayan hepimiz için gerektiriyor. Kaldırımlar alçak olacak ve biz oraya park etmeyeceğiz. Gene Ankara’nın yerel televizyonlarında engellilerle ilgili bir film var. Spot mu diyorlar İngilizcesiyle? Kısa film. Kaldırımlarda engellinin önündeki engelleri gösteriyor ve uyarıcı cümleler yazıyor. Kaldırımlardaki yükseklikleri gösteriyor o film ve gerçekten tekerlekli sandalye ile insan orada nasıl yürüsün? Birlikte aynı bir yaşam anlayışı ve tarzı gerektiriyor kentte yaşamak.

Bu sözlerimi bir cümleyle bitirmek zorundayım. Modern kentleşme ya da kentte engellilerin güvenliği sağlanmadan engellinin kent güvenliğine katkısı sağlanamaz arkadaşlar.

Bunu kabul edelim. Hani derler ya. Vermeden almak Tanrı’ya özgüdür diye. Onun için bir şeyleri vermek zorundayız yurttaşlara, bunların içinde konumuz olan, engellilere…

ÖZÜRLÜ ENGELLİ KAVRAMLARI

Sabahki oturumların birinde söz alan bir engelli yurttaşımız, özürlü kavramının kullanılmamasını istedi. İncittiği için… Engelli denmesi gerektiğini söyledi. Doğrudur. Hele ki, bir alanda o alanla ilgili kavramları o alanı oluşturan bireyler seçmelidir. Başkası onlara ad koyamaz. Ancak bu noktada şunu söylemek istiyorum.

Ben, herikisini de kullanıyorum, ama amacım kimseyi incitmek değil tabii. Dilin gelişimi ayrıntılara yeni kavramlar geliştirmesiyle sağlanır. Dilin gelişimi sağlandıkça düşüncenin gelişmesinin önü açılır. Farklılıklara bulunan yeni kavramlar anlamayı ve anlaşmayı kolaylaştıracağı gibi, dili de geliştirir, düşünceyi de. Almanca’da bu alanda iki kavram var. Beschädigen ile behindern. Beschädigen, fiil olarak, hasar vermek, zarara sokmak, hırpalamak, örselemek, zedelemek anlamlarında… Hindern ve behindern, fiil olarak, engellemek, kösteklemek anlamlarında… Türetilmiş, Beschädigung özürlülük, Behinderung engellilik olarak kullanılıyor. Sıfat olarak da beschädigt özürlü, behindert engelli anlamını yükleniyor. Bu sıfatların başharflerini büyük yazarsanız Beschädigt özürlü (insan) ile Behindert engelli (insan) oluyor.

İngilizce’de de aynı durum sözkonusu: özürlü retarded ya da disabled, engelli handicapped. (Gerçi bu iki İngilizce kavramın karşısında Türkiye’deki sözlüklerde her iki Türkçe karşılık da yazılı ama anlambilim açısından doğrusu budur.)

Bu iki sözcüğün Almancası ile Türkçesi aynı anlamlarda. Türkçe de zengin bir dil. Herşeyi karşılayacak sözcüklerimiz var, ama kullanmıyoruz, kullanmak istemiyoruz nedense. Türkçe’de de engel, insanın önüne- sonradan – koyulan ve o kişinin rahat ilerlemesini engelleyen bir şeylerdir. Engellilik, insanın önüne- sonradan – koyulan bir şeylerle o kişinin rahat ilerlemesinin zorlaştırılması ya da durdurulmasıdır. Engellenmiş dendiğinde sonradan olmuş bir durumu anlatıyor. Özürlülük bu durumda doğuştan olmayı anlatan bir kavram olarak gelişiyor. Bebek, engelli doğmaz, özürlü doğar… gibi. Bu dil mantığından hareketle, dünyaya özürlü gelenler için özürlü, bir trafik kazası, yaralanma, yüksekten düşme gibi durumlarda sonradan doğal işlevlerini eskisi gibi yerine getiremeyenleri anlatmak için de engelli kavramı kullanılıyor. Bu iki kavram durumu netleştiriyor. Tek sözcükle o kişinin doğuştan mı sonradan mı olduğu anlaşılıyor. Anlama kolaylaşınca tanı, sağaltım ile ilgili konuşmalar ve davranışlar da netleşiyor.

Bu yanlış değil. Hepsine aynı kavramı kullanalım derseniz o zaman francalaya da, beyaz ekmeğe de, köy ekmeğine de… hepsine sadece ekmek dersiniz. Peynirin her türüne peynir, giysinin her çeşidine giysi diyelim. Olmaz. Ne dil gelişir, ne düşünce. Dilin, dille birlikte düşüncenin geliştirilmesi insanlığın gelişme sürecinin önemli bir parçasıdır. Türkçe bu farklılıklara özen gösterilerek geliştirilebilir. Şu kavramı sevmedim diyebilirsiniz. Olabilir. Ancak, yerine yeni bir kavram türetmek zorundayız,  hepbirlikte. Dili daha anlaşılır kılmak ve daha farklı düşüncelerin kapılarını açmak için… Çünkü yeni düşünce kapıları yeni kavramlarla açılabilir. Bu nedenle, engellilik konusunda düşünce ve duygularımızın daha rafine olması ve gelişmesi için bence hem engellilik, hem özürlülük kavramlarına gereksinimimiz vardır.

ENGELLİLİKTE TOPLUMSAL KÖKENLER

Sabah da gördük. Verilen bir istatistikte, şu üç kavramı anlaşılır olmak için kullanmak zorundayım, Türkiye’de her 10 sakatın yedisi engelli, yani sonradan olma, üçü özürlü, yani doğuştan olmaymış. Bu etkileyici bir istatistik. Üzerinde konuşmak istiyorum. Doğuştan olma durumu için örnek olarak bir konuyu çok kısa huzurunuza getiriyorum. Eğer her anababa bilgili olursa ve her meslek, bilimsel bilgiye dayalı olarak zamanında önlemini alırsa doğuştan ortaya çıkan özürlülükleri çok küçük bir düzeye düşürmek olanaklıdır. Bir örnek vermek istiyorum. Fenilketonüri diye adlandırılan zihinsel bir hastalık var. (İng. Phenylketonuria; Alm. Phenylketonurie). İnsanda ömürboyu zeka geriliği yapan ve yakalandıktan sonra sağaltımı olmayan bir hastalık. Oysa yeni doğmuş bir bebeğin topuğundan, doğumundan sonraki engeç iki hafta içersinde iki damla kan alınarak test edildiğinde bu hastalıkla doğup doğmadığını anlıyorsunuz. Bu hastalığın virüsü veya işaretini yakaladığınız taktirde bir kesme şekerin üzerine ilaçlı bir suyu iki damla damlatıp bebeğin ağzına verdiğiniz zaman bu hastalıktan hemen kurtuluyor. Bu basit işlemi zamanında yapmadığınız zaman çocuğunuz ömürboyu zeka geriliği ile özürlü oluyor. Yani ilaçlı şekerin tek bir tanesini vermediğiniz zaman insanları toplumda ömürboyu zeka geriliği içinde yaşamak zorunda bırakmış oluyoruz. Çok basit bir şey. Bu basit işlemi her doğan bebek için yapamıyorsak toplum suçludur değerli arkadaşlar.

% 3 için örnek verdim. Daha başka örnekler de var. % 7 için örnek vereyim. Gayet keyfi verilen ve güvenlik görevlilerimiz bağışlasın veya bütün kamu görevlilerimiz bağışlasın bu keyfi verilen ehliyetlerden 10 kişinin 7 si trafik kazalarından sakat kalıyor ve engelli oluyor. Ben Almanya’da motosiklet ehliyeti aldım. Sola sağa dönecekseniz, kırmızı ışıkta durma anında, motosikletin tekeri orta çizgiye bir santim kala ve % 45 eğimle duracak diyor ve 20 Cm. çizgiden uzaksanız ehliyeti alamıyorsunuz. Türk işi yaklaşarak, çizgiyi bir santim geçse ne olur 10 cm geride olsa ne olur diyemiyorsunuz. Yapacaksınız. Bu, insanı düşünce ve davranış olarak disipline etme eğitimi. O disiplini kazanmamışsanız kaza yapma riskiniz yükseliyor. Sıkıyorlar insanı ve ehliyeti, kuralı size, sadece öğretmeden değil, içselleştirtmeden vermiyorlar. Bir toplumda, hep duyduğumuz gibi, parasını veren ehliyet alabiliyorsa… Bunun sonucu olarak her yıl yüzlerce insan gereksiz yere, sağlıklı bir eğitimle önlenilebilecekken, engelli duruma geliyor sevgili arkadaşlar. Sizlerden bir dileğim var. Eşduyum diye bir kavram var. Empati. Çoğunuz biliyorsunuz. Engellilerle ilgili olarak bu kavramı kendi içimizde üretmeliyiz. Empati yapmalıyız. Bu şu demek: Eşduyum, Türkçesiyle, karşısındaki gibi duymak, duyumsamak ve engellileri gördüğü zaman o neyi yaşıyorsa ben de onu “esduyarsam” aynısını duyumsarsam onun önündeki engelleri kaldırma konusunda kendimi sorumlu hissederim diyebilmek. Her kişi bu duygusal beceriyi geliştirmeye çalışmalıdır bir başkası için; Başkaları için. Çünkü bu dünyada yalnız yaşamıyoruz.

Onun üzüntüsünü paylaşmak, ortak olmak, onu sadece dışarıdan bir polis, bir öğretmen, bir memur vs. gibi dinlemek değil, onun ızdırabını içinde hissetmek, ama ona yardım etmeyi engelleyecek kadar da duygusallaşmadan, o duyguyu duyumsamak önemlidir. Bunu da çok kısa kesiyorum; empati yapmaya çalışırsak herhalde engellilerin kentte daha güvenli yaşamaları için gereken her türlü çalışmaya gönüllü katılırız diye düşünüyorum.

SUÇU BİLDİRME YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Güvenlik genel bir kavram. Fizik güvenlik var, can güvenliği var, bireysel güvenlik var, toplumsal güvenlik var, sosyal güvenlik var. Yani sosyal olarak toplumda tüm insanların, çocukların, gençlerin, yaşlıların, kadınların, erkeklerin, bütün engelli insanların gününün ya da geleceğinin çeşitli yaşamsal risklere karşı korunup gözetilmesi var. İçtenlikle söylüyorum, bir kentte görev yapan polis, kentte yaşayan çocuk, yaşlı ya da özürlü insanlara bu duyarlılıkla yaklaşmanın eğitimini kendine veriyorsa çok büyük bir toplumsal gelişme sağlanıyor demektir. Bu beni nerde görsem mutlu ediyor.

Güvenliğe katkılar konusunun hem toplumbilimsel, hem hukuksal boyutu var. Önce toplumbilimsel boyut:

Önce şu söylenmelidir ki, toplumda yaşayan bir kişinin suçu bildirme konusunda istendik davranması için kendisini güvende hissetmesi gerekmektedir. Bu güvende hissetmeden kasıt, hem fizik ortam, hem sosyal ilişkiler, hem güvenlik boyutlarında sağlanan güvendir. Devletinin, kendisinin yaşam niteliğini kesintisiz yükseltme çalışmaları içinde olduğunu, huzur içine yaşayacağı maddi manevi önlemlerin aldığına güvenmesi gerekmektedir.

Yurttaşların devletle sağlıklı anlayış ve ilişkisini ve güvenini sağlayacak ya da bozacak temel konular şunlardır:

  • Göç
  • Fiziksel çevre
  • Ekonomik konum
  • Aile ortamı
  • Siyasal ortam
  • Sosyal etkileşim
  • Engellinin sağlık ve eğitim olanaklarına sahip olması
  • Engellinin eğitim düzeyi
  • Yakın ve uzak çevrenin engelli bireye bakışı
  • Kamu yönetimlerinin engelli bireylere bakışı
  • STÖ’lerin engellilik konusunda örgütlü çabaları
  • Gönüllülerin engellilik konusunda bireysel çabaları
  • Sokaktaki yurttaşın engelliliğe ve engelli yurttaşlara bakışı

Engellinin rahat, huzurlu ve üretken yaşayabilmesi sürecinde onu tedirgin edecek önemli bir etkendir göç. Göç sürecinde kişilik gelişimi ve kimlikleşme, çocuk ve gençlerde aksar, yetişkinlerde hasar görebilir. Heriki kesimde güven eksikliği yaratır. Çünkü göç süreci, sürekli olarak oturmamış taşlar yaratır. Oturmamış taşlar rahatsızlık verir. Ayağa takılır örneğin. Ya da kavga için kullanılma olasılığı artar. Örneğin, Diyarbakır gibi göç yoğunluğu yüksek olan bir bölgede engelli bir yurttaşın çevresiyle ve kamu düzeni ile ilişkisi, herhalde göç ortamından uzak ve yerleşik duygularla yaşayan bir engelliden farklı olacaktır. (Bu, her insan için böyledir, konumuz engelliler olduğu için cümlede engelli yazılmıştır.)

Ayrıca, sokak, konut, ulaşım gibi fiziksel çevrenin, içinde bulunduğu ekonomik olanakların, aile ortamının, ülkenin siyasal ortamının, sosyal çevresiyle düzenli etkileşiminin, engellinin rahat yaşamasına, mutluluğuna uygun olması engellinin, toplumla bütünleşmesini ve daha açık, daha güvenli ve topluma katkı hevesi ve kararı içinde bulunmasını kolaylaştıracaktır.

Bu çerçevede özellikle belediyelerdeki engelliler hizmet birimleri, AB fonlarıyla desteklenen işgücü projeleri, kentsel mekan ve kent mobilyaları düzenlemeleri, sosyal ve kültürel programlara ilişkin çeşitli etkinlikler engelliyi topluma ve kamu yönetimine yakınlaştıracaktır (Fırat, 2008: 89-100).

Bunun gibi, yakın ve uzak çevresinin engelli bireye bakışının olumlu ve eğitimli olması, kamu yönetimlerinin engelli bireylere yakın duruşu, STÖ’lerin engellilik konusunda örgütlü çabalarının olumlu sonuçları, gönüllülerin engellilik konusunda bireysel çabalarının sürekliliği ve sokaktaki yurttaşın engelliliğe ve engelli yurttaşlara hazırlıklı bakışı da engellinin toplumsal sorumluluğunu tetikleyecek, ortaya çıkaracaktır.

Bu değişkenlerin olumsuz olduğu ortamlarda, değil engellilerin, diğer tüm insanların topluma katkılarını, toplumsal sorumluluk duygularının gelişmesini, kamu hizmetlerine gönüllü desteklerini sağlamak güçleşecektir. Çünkü, bu sözünü ettiğim değişkenlerin varlığı insanlarda özgüven, vefa ve yardım duygularının gelişmesini sağlayacaktır.

Bir ülkede, emniyet (polis), bakanlıklar, il müdürlükleri, okullar, üniversiteler ve diğer tüm hizmet birimleri engelliyi kucaklayabiliyorsa, onu mutlu edebiliyorsa, engelli, devletine hemen her konuda zevkle hizmet edecektir. Bu kurumsal olumlu iletişim kuşkusuz, engellinin sağlık bakımı hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı, sosyal güvenlik hakkı ile adalet alanındaki güvenli işleyiş temelleri üzerinde sağlıklı işleyebilecektir.

Somut bir örneği bize Fırat veriyor. “Vancouver’da ise [Kanada] tekerlekli sandalyeli yolcuyu gören otobüs şoförü derhal otobüsü durduruyor, gerekiyorsa yolcuları ikaz ederek kaldırıyor ve yolcuyu, tekerlekli sandalyeler için ayrılan bölüme yerleştirerek emniyet kemerini bağlıyor, bu konuda sandalyeli yolcunun refakatçisine bu işi bırakmadan kendisi yapıyor.” (2009, 66). Gündelik yaşamında kamudan böyle bir ilgi gören engellinin kamusal sorumluluklarını bizzat görmesinin ve katkı vermeye kendisini zorunlu hissetmesinin kolaylaşacağı konusunda herhalde kolayca anlaşabiliriz.

Olayın hukuksal boyutuna gelince: Mevzuatımızda engelliler için “kent güvenliğine katkılarını” düzenleyecek özel tüzel bir düzenleme yoktur. Olmasına da gerek yoktur. Varolan mevzuatta tüm yurttaşlar için yapılmış düzenlemeler aslında – çok özel durumu olanlar dışında – engellileri de kapsayacaktır. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti mevzuatına bir göz atmak konunun engelliler boyutunu da aydınlığa kavuşturacaktır.

Türk Ceza Kanununun (TCK) “Suçu bildirmeme” başlıklı 278. Maddesi, “İşlenmekte olan bir suçu yetkili makamlara bildirmeyen kişi, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” diyerek tüm yurttaşları suçu bildirme yükümlüğü kapsamına almıştır. “Böylece, ihbar, hukuk düzenimizde, kamusal bir hak olmaktan çıkmış, uyulması zorunlu bir yükümlülük olmuştur” (Hafızoğulları, 2010). Bir sonraki maddede de, yasa, kamu görevlisinin, “kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini göreviyle bağlantılı olarak öğrenip de yetkili makamlara bildirimde bulunmayı” ihmal etmesi veya bu hususta gecikme göstermesi durumunda (Md. 279), altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını düzenlenmiştir. Yani suçu bildirme kamu görevlisi için özellikle ayrıca vurgulanmıştır.

Bir sonraki maddede (Md. 280), “Sağlık mesleği mensuplarının suçu bildirmemesi” başlığıyla, görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirti ile karşılaşmasına rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmeyen veya bu hususta gecikme gösteren sağlık mesleği mensupları için bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırma öngörülmüştür[5].

Türk Ceza Kanununda mesleklerle sınırlı olarak sadece sağlık mensuplarının suçu bildirmemesi konusu düzenlenmiştir. Diğer belirli meslek mensuplarının suçu bildirme yükümlüğü kendilerine yönelik özel yasalarda yer bulmuştur. Örneğin, 3568 Sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Yasasının meslek sırları konusunu taşıyan 43. Maddesinde denetim elemanlarının, yani, muhasebeci, mali müşavir ve yeminli mali müşavirlerin, “Meslek mensupları ve bunların yanlarında çalışanlar, işleri dolayısıyla öğrendikleri bilgi ve sırları ifşa edemezler, çeşitli kanunlarla muhbirlere tanınan hak ve menfaatlerden faydalanamazlar” dendikten sonra “Ancak, suç teşkil eden hallerin yetkili mercilere duyurulması mecburidir.” ifadesine yer verilmiştir.

TCK’da geçen suçun bildirilmemesi deyişinden Arapça ihbar anlaşılmalıdır[6]. İhbar gündelik kullanımımızda olumsuz içerik taşıyan bir kavramdır[7]. Benim sıkça karşılaştığım bir durum, üniversite öğrencilerinin, hatta görevli çerçevede de değil, kendilerine, özel konuşmalarda, bu işi kim yaptı gibi bir soruma verdikleri ilk tepki, “söyleyemem hocam” olmaktadır. Nedenini sorunca da ihbarcı olmak istemediklerini söylemektedirler. Onların bu onurlu gençlik tavırlarını anlıyor ve hatta gelecek için olumlu buluyorum. Ancak kolluk güçlerinin de bir suçu aydınlatmak, kamu düzenini korumak, toplumsal düzen kurallarının bozulmadan yürümesini sağlamak için ihbar düzeneğinden yaralanması anlaşılır bir durumdur. İhbarın olumsuz bir bildirim değil, kamu düzeni için gerekli ve sorumluluk isteyen bir düzenek olduğu konusunda kanımca yurttaşlar için çok özel ve anlayış dolu önlemler alınması gerekmektedir. Bunun temeli de toplumunu, devletini ve adalet duygusu içinde yaşamanın erdemini sevecek yurttaşları yetiştirmektir. Toplum düzeninin korunmasını, adalet duygusunun sürdürülmesini sağlayacak doğru ihbarın yapılmasının, gündelik, sevmediği bir insanın başını zora sokacak, zarar vermek duygusuyla tabiri yerindeyse “başını yakacak” ihbarlardan farklı olduğunu anlatmak gerekmektedir[8]. Bunlardan birinin sağlıklı, erdemli bir davranış olmadığının, diğerinin yurttaş sorumluluğu olduğu farkını görecek bir anlayışın yurttaşlar arasında geliştirilmesini sağlayacak bir eğitim daha ilkokuldan başlamalıdır. Ancak bu yetmez. İhbarı yapanın devletine güvenmesi ve bu işi yaptığı için başının ağrımayacağına güven duyması gerekmektedir. Sağlam bir hukuk ve adalet sisteminin olduğu duygusuna ve görüşüne sahip olması da devletine güvenin önkoşullarından biridir.

Hukukta tartışılan ihbar hak mı yükümlülük mü tartışmasında herhalde devlet, ihbara büyük gereksinim duyma konumunda da olsa, yurttaşın ihbar hak olarak görmesini desteklemeli, yükümlülük olarak göstermemelidir. Oysa yasalar (TCK) bunu yükümlülük olarak düzenlemiştir. Bu, yurttaş için itici bir durumdur. Yaşama ve çalışma koşulları doyurucu ve güvenli olmayan, kolluk güçleri tarafından hukuk çerçevesi içinde korunacağı güvenini taşımayan yurttaşları ihbara zorlamak doğru olmasa gerektir. Yurttaş, toplum düzeninin sağlanması için kendisinin de sorumlu olduğu ve ihbarın yurttaşlık hakkı olduğu anlayışını kazandığı zaman kolluk güçleri de, hukuk da, devlet de kazanacaktır[9].

Özellikle engelli yurttaşlarda suçu bildirmezden önce ve bildirdikten sonra failden korkmalarının önüne geçecek önlemlerin alınması ver hazırlıkların yapılması çok önemlidir. Sağlam insanlar suçu işleyen failden korkarak başlarına bir şey gelmesin diye gördükleri suçu ihbar etmekten kaçınırlarken engelli yurttaşların hangi korunma duygusu ile rahatça suçu bildirebilecekleri sorusunu sormak gerektir.

Belirli mesleklerin suçu bildirme zorunluluğu ısrarla izlenir ve bildirmeme durumunda yaptırımları daha ciddi yerine getirilirken bu meslek elemanları dışında kalan, örneğin esnafın, bir futbolcunun, bir üniversite öğrencisinin, bir kadının… suçu bildirmemesi durumunda kolluk güçlerinin takibine uğramaları çok sıkı ele alınan bir konu olarak görülmemektedir. Ayrıca kamu görevlileri de bilmektedirler ki, bu makalenin önceki bölümlerinde yazdığım maddi ve manevi kamusal düzenlemeler uygun olmayınca ve yurttaşın devlete güveni geliştirilip pekiştirilmedikçe suçu bildirme eylemi gerçekleşmeyecektir. Bu nedenle hukuk her insana, sokaktaki insana suçu haber verme sorumluluğu yüklüyor ama izlemiyor. Bunu anlamak gerek. Özellikle taksirli suçlarda hergün yaşanan sayısız örneklerde, görenin bildirmemesi yaptırıma bağlansa hukuk düzeninin bir günde kilitlenmesi sözkonusu olacaktır.

Tüm toplumu her nüfus ve özel konumuyla tüm nüfusu aydınlatacak, bilinç geliştirecek sosyal eğitimlere, toplum çalışmalarına gereksinim var. Bunun için tüm sosyal meslekler görevli olmak gerektir. Kararlı, sürekli ve ısrarlı olmak gerektir. Örneğin, toplum eğitiminde kendi görevinin duyarlığı içinde Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü çeşitli broşürler bastırmış; demin masalardan topladım. Emniyet’in hazırladığı bu güzel ve benzerleri başka broşürlerle halkı aydınlatmaya çalışırsak Türkiye için önemli bir iş yapmış oluruz.  Ve bunu her tarafta yapmalıyız. Emniyet Müdürlüğümüz sadece polisi doğrudan ilgilendiren kamusal suçlarla ilgili değil, aile içi şiddet, ortak alanlarda sigara kullanımı, toplumsal şefkat gibi konularda da ilginç broşürler hazırlamış. Eski bir anlayışla bu konuların polisin işi olmadığı söylenebilir. Öyle değil. Örneğin toplumun çok küçük ve sosyal konularda desteklenmesinin polisiye suçları büyük ölçüde azalttığı bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.

Örneğin, ABD’li Wilson ve Kelling’in geliştirdiği bir kuram bizi doğruluyor. Wilson ve Kelling’in kuramı “kırık camlar kuramı” (broken windows theory) adını taşıyor (Giddens, 2005, 214). Bu kuram “düzensizlik görüntüsü ile suç arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu öne sürmektedir.” (s. 214). 1982 yılında yayınladıkları araştırma ile bu kuramı kamuoyuna sunmuşlar. Kuram diyor ki: Eğer bir sokakta camı kırık bir bina varsa ve hemen onarılmazsa, cam takılmazsa bu görüntü oradan gelip geçenler tarafından bir süre sonra doğal karşılanacak, bu duruma alışılacak ve başka camlar kırıldığında da ihmalcilik devam edecektir. Ya da o binanın (giderek ülkenin) sahipsiz olduğunu düşündürecek, orayı suça eğimli olanlar için çekici kılacak, suça eğimli olanların sayısını arttıracaktır. Hemen onarılmayan her cam daha fazla camın kırıldığı zaman onarılmaması durumuna insanları alıştıracaktır. Bu alışmadan sonra kimileri başka camları da kırmakta sakınca görmeyeceklerdir. Bu hasarlar hemen onarılmamışsa böylesi bir binayı başka camları kırık binalar izleyecektir. Bunlara önlem alınmazsa zarar verici grupların sayısı artacak ve onlar daha fazla binanın camını kırmaya başlayacaktır. Bu durum onları suça yöneltecek ve suça yönelenlerin ve giderek suçluların sayısı artacaktır[10].

Buradan hareketle yapılan genelleme bizi şu noktaya götürüyor. Ortaya çıkan çok küçük sorunlar ciddiye alınıp önlem alınmazsa daha büyük sorunlara kapı açılacaktır. Önlem alınırsa ilerde doğacak suç ortamları ve suçluluklar daha baştan önlenmiş olacaktır.

Bu kuramın politikalaştırıldığı Newyork’ta kısa sürede suçluluk oranı sıfıra yaklaşmış. Bu olumlu bir gelişme. Ancak bir de olumsuz gelişme görülmüş. Halka hemen her konuda müdahale olanağı artırılan güvenlik güçleri kısa sürede sokaklarda, mahallelerde ve kentte tek otorite olmuş, poliste keyfi davranışların oranı çok artmış ve polis baskısı kentte huzuru kaçıracak düzeye yükselmiştir. Kuşkusuz bunu önermiyoruz. İşin bu yönü ayrı bir düzlemin tartışma konusudur. Bu konuda ben şu anda konunun kuramsal yönü ve bulgusuyla ilgiliyim.

Bu boyutta konunun konumuzla ilgisi şudur. Devlet ve sorumlular olarak yurttaşlardan birşey beklerken bunu alabilmek için onlara da düzenli, insanca yaşanan, hakları sağlanmış bir yaşam sunmak gereklidir. Özellikle duyarlı gruplar diye adlandırılan engellilere gündelik sorunlarını çözecek yaklaşımları sağlayan bir hükumet bence onlardan, onlara verdiklerinden çok daha fazla yararlanacaktır. Bu yaklaşım her yurttaş için geçerlidir kuşkusuz, ama özellikle incinebilir, duyarlı gruplar için bu daha önemlidir.

SONUÇ

Değerli arkadaşlarım,

Çok teşekkür ediyorum. Güven önemlidir, temeldir. Toplumda güvenin sağlandığı ortamda özgüven de gelişecektir. Güven ve özgüven insanları güçlü kılar ve dışa dönük duruma getirir. Yurttaşın polise desteği, herkes kabul ediyor ki çok önemlidir. Ancak bu destek için aynı polise güven ilk hareket noktasıdır. Polise yönelik olarak gelişmiş güvenin güçlenmesi, insanda, engelli de olsa engelsiz de olsa önemli durumlarda 155’i hemen aramasının hem insanlık hem yurttaşlık görevi olduğu bilincinin gelişmesini kolaylaştıracaktır.

Bu noktada bu çalıştayın temel iki konusu yerine oturmaktadır. Konunun bir boyutu olan “engellilerin güvenliği” yukarıda özetlediğim fiziksel ve toplumsal koşulların ve toplum eğitiminin olumlu varlığıyla sağlanabilir.

Konunun ikinci boyutu olan “engellilerin kent güvenliğine katkıları” da aynı fiziksel ve toplumsal koşulların engelli lehine olumlu düzenlenmesiyle ve de gene ciddi bir toplum eğitiminin varlığıyla kolayca sağlanacaktır. Bu tür düzenlemeler ve sosyal eğitim desteği ile hem engellilerin kent güvenliğine katkıları daha kolayca sağlanır, hem de daha eğitimli ve güvenli nüfus grupları ile sağlıklı toplum yaratılmış olur.

Aslında, yasada düzenleme olmasa da insan olarak hepimizin suçu haber verme sorumluluğu toplumsal olarak olmalı aslında. Her yurttaşın toplumsal düzeni bozacak olayları polise haber vermesi öncelikle etik ve insani bir sorumluluk olmak gerekir.

İnsan vicdanı ve ahlakı birine yapılan bir zararı bildirmeyi bize öneriyor. Bunun için ille yasa gerekli değil. Bunun için, demin değerli bir arkadaşımız da değindi, bir yerde bir hırsızlık var, farkettik, dışarıda bir silah sesi duyduk, tabiî ki biz de korkarız, çekiniriz; tabiî ki aman bize bulaşmasın deriz. Ama gene de bir yolunu bulup 155’i çevirmek için yasal zorunluluğa gerek olmamalı. İnsani sorumluluk yeter bu iş için.

Ama buna karşın gene de bir şeyler yapılmalıdır. Engellinin suçu bildirme hakkı ile diğer yurttaşların aynı hakkı kullanmalarında eğitliğin sağlanması ve toplumun bu yönde eğitilmesi toplumu bu konuda rahatlatacak ve istendik amaca ulaştıracaktır.

Bir de, madem konumuzun başlığı toplumbilim; toplumbilimsel bir özlemle sözlerimi bitireyim. Engellilik toplumbilimi engellilerin toplumsal kurumlar ve kamu kurumları karşısındaki durumlarını, pozisyonlarını da inceleyebilir. Engellide toplumsal korku, otorite korkusu ya da bağımlılığı, kamu kurumlarından çekinme ya da uzak ya da yakın durma gibi farklı değişkenler arasındaki ilişkiyi araştırır. Toplumbilimin engellilikle ilgili bir çalışma alanı da engellilik ile kültür ilişkisini araştırmaktır. Engellilerle ilgili bir altkültür var mıdır?

Bu tür toplumbilimsel araştırmalar engellilere kamunun ve toplumun yaklaşımı üzerinde ve nasıl yaklaşmaları gerektiği üzerinde aydınlatıcı bilgiler sunar. Engelli ile toplum ve engelli ile kamu yönetimi arasındaki ilişkilerin sağlıklı kurulmasına herhalde katkı verir. Engellilerin enerjilerinden toplumun ya da kamunun yararlanabilip yararlanamayacağı konusunda ışık tutar. Kentte yaşayan engellilerin özellikleri, beklentileri, davranış kalıpları, devletle ilişkileri vb. konuların araştırmalarla açığa çıkartılması hem engelli ile kamu, hem engelli ile toplum ilişkilerini kuracak, rahatlatacak, geliştirecek ve işevuruk duruma getirecektir.

(09 2010, Diyarbakır)

KAYNAKÇA

Ceza Muhakemesi Kanunu, No: 5271, Kabul Tarihi: 04.12.2004, TC Resmi Gazete Tarih: 17.12.2004, Sayı: 25673.

Fırat, Azize Serap. (2008), “Belediyelerin Engellilere Dönük Sosyal Hizmet Projeleri”, Toplum ve Sosyal Hizmet, C. 19, S. 1, Ankara, s. 89-100.

Fırat, Azize Serap. (2009), “Engelsiz Bir Kent Tasarlamada Yerele Politikaların Önemi”, Toplum ve Sosyal Hizmet, C. 20, S. 2, Ankara, s. 57-68.

Giddens, Antony. 2005, Sosyoloji, Ankara: Ayraç.

Hafızoğulları, Zeki. http://www.caginpolisi.com.tr/94/4-5-6-7-8-9.htm (Görüldü: 20 Eylül 2010)

Kocacık, Faruk; “Toplum Bilim Ders Notları”, Cumhuriyet Üniversitesi Yayınları, Sivas, 2003.

Serbest Muhasebeci, Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Yasası, No:3568, Kabul Tarihi: 01.06.1989, TC Resmi Gazete Tarih: 13.06.1989, Sayı: 20194,

Türk Ceza Kanunu (Mülga), No: 765, Kabul Tarihi: 01.03.1926, TC Resmi Gazete Tarih: 13.03.1926, Sayı: 320.

Türk Ceza Kanunu, No: 5237, Kabul Tarihi: 26-09-2004, TC Resmi Gazete Tarih: 12.10.2004, Sayı: 25611.

DİYARBAKIR’DAKİ SEMPOZYUMDA YUKARIDAKİ BİLDİRİYİ 10 DAKİKA İÇİNDE SUNMANIN GÜÇLÜĞÜ VAR. ÖZETLİYOR VE GÜNCEL YÖNLERİ ÖNE ÇIKARIYORSUNUZ. SUNUMUMU ARKADAŞLAR KAYDA ALIP ÇÖZMÜŞ VE VERDİLER. YAZILI BİR BİLDİRİNİN ÖZETLEYEREK SUNUMUNUN NASIL FARKLI OLABİLDİĞİNİ GÖSTERME AÇISINDAN O KONUŞMAYI DA, YAYINLANAN METİN İLE SÖZEL SUNUMU ARASINDA NASIL BİR FARK OLDUĞUNUN GÜZEL BİR GÖSTERGESİ OLARAK BURAYA ALMAK İSTEDİM.

Önce bu güzel kente beni davet ettikleri için İl Emniyet Müdürümüze teşekkür ederim. Değerli Mustafa Bey sizin gibi emniyet müdürlerimiz ve diğer kamu görevlilerimiz oldukça ülkenin birçok duyarlı konusunun çok daha kısa sürede sorun olmaktan çıkacağına geçekten inanıyorum. Tabii ki süreklilik esastır. Size destek vermekten de büyük haz alıyorum. Kolay gelsin bu çalışmalarınız, bu güzel çalışmalarınız…

Şimdi sempozyumun konusu iki boyutlu: Kentleşmede engellilerin güvenliği ve engellilerin kent güvenliğine katkıları. Bir de bana dediler ki bunu sosyolojik olarak incele ve hocam da bana bunun için 10 dakika süre verdi! Beni anlıyorsunuz değil mi arkadaşlar?! Neyi ne kadar yapabileceğimin takdirini size bırakıyorum. Tabii 10 dakikada hocam haklılar, fakat bu konuyu buraya ancak bu kadar sıkıştırabileceğimi düşünüyorum.

Önce sosyoloji deyince ne anlamamız gerektiğini söyleyeyim. Özürlülükle ilgili demin de özellikle Yılmaz Bey de önlemlere kadar anlattıktan sonra o noktada gerçekten söylenecek fazla bir şey kalmadı. Bu yüzden biraz farklı boyutlara çekmek istiyorum sizi.

Hep deriz ki, psikolojik sorunlar…, sosyal boyutlar, sosyolojik yaklaşım… filan. Nedir bu? Psikoloji, sosyoloji nedir? Hep konuşuyoruz ama pek bilir miyiz bilmiyorum arkadaşlar. Bir 30-40 yıl kadar önce yeni bir kavram çıkarttı ABD’deki bilim adamları. Davranış bilimleri dediler; insan davranışlarını değerlendiren bilimler dediler. Bunlar nedir? Psikoloji dediler, birey davranışlarını inceler; hayvanlar da dahil birey davranışlarını özellikle insanın doğal davranışlarını inceler. Bir çocuk niye büyüğüne tepki verir? Suçlu polise niye böyle tepki verir ya da polis niye böyle tepki verir? Öğretmen öğrenciye niye böyle tepki verir gibi birey davranışlarını, karı koca ilişkilerini vesaire inceleyen bilim dalının, disiplinin adı psikoloji.

Peki, birey davranışı böyle, bir de toplumun davranışları var. Toplumsal davranış diyoruz buna. İşte, toplum ayaklanıyor, kitleler yürüyor; polis karşısına çıkıp durdurmaya çalışıyor. Güney Amarika’da ekmeğe zam oluyor; fırınlar işgal ediliyor; hem de yangınlar çıkıyor… Bunlar da toplumsal davranış. Bu toplumsal davranışların nedenlerini ve kökenlerini arayan bilime de toplum bilimi deniyor, toplumbilim deniyor, sosyoloji, İngilizcesiyle.

Bir de ikisinin arasında, çok kısa geçiyorum, grup davranışlarını inceleyen bir bilim dalı daha var. Tek değil, grup olarak aile davranışı, bir futbol takımı davranışı, çete davranışı ya da bir gençlik grubu, gençlik çetesi davranışını inceleyen bir bilim dalı var: Sosyal psikoloji. Bu da grup davranışlarını inceliyor.

Antropoloji de tarihte kalan eski toplumların davranışlarını bıraktıkları ürünlere bakarak inceliyor. Bugünkü en kapalı, içedönük yaşayan toplulukları inceliyor; nasıllarıyla, nedenleriyle…

Şimdi toplum, bilimsel olarak toplum davranışına baktığımız zaman özürlülük, engellilik alanında ne görüyoruz? Hep deriz biz Türk Milleti çok işte insaniyetliyiz, yardım severiz, doğrudur ama biraz da gözlerimiz kapalı şu anda. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünün yaptığı gözlerimizi açmak bu çalıştayla. Ya da, şöyle, demin topladım, götüreceğim Ankara’ya, bu güzel broşürlerle gözleri açmak… Değerli arkadaşınızın yaptığı, sesimize ulaşamayanların kulağını açmak; diğer arkadaşlarımızın yaptığı sesimizi duyan ama gözleri görmeyenlerin seslerimizle kulaklarını açmak; gözlerini açmak ve bunlara şunu söylemek gerek: En kestirmesinden, toplum bir bütündür. Toplumda hepimiz varız, özürlüsüyle, özürsüzüyle, sağıyla soluyla, kadınıyla erkeğiyle, çocuğuyla genciyle, yaşlısıyla satıcısıyla, dilencisiyle zenginiyle, yoksuluyla hepimiz bir bütünüz. Askeriyle siviliyle, polisiyle öğrencesiyle… yani, herkesi katabilirsiniz. Buna şimdi Amarikalılar “darlo stil”, Türkçesiyle de çeşitlilik diyorlar. Almanya’da da geçen hafta yapılan bir çeşitlilik sempozyumundan geldim. Bir toplumda herkes çeşit çeşit ve hepimiz birbirimizle içiçe, birbirimizle bir arada yaşamak mutluluğunu yaşamak zorundayız. Yaşamak zorundayız demiyorum; bunun mutluluğunu yaşamak zorundayız. Hepimiz aynı olmak zorunda değiliz. Bunu uzatmadan konuya geliyorum, işte bu çok farklı kanatların, kesimlerin olduğu ve bir bütün olduğu kaçınılmaz olan bir toplumda engellilerimiz de bu bütünlüğün bir parçası. Toplumbilimsel olarak bunu böyle göreceğiz. İkincisi, gözümüzü biraz açacağız. Gözümüzü açmak şu demek; yani bir kınama sözü değil; Allah Allah ben bu konuyla hiç ilgilenmemiştim bunlar da varmış diyebilmek. Bunlara da yardım edeyim diyebilmek. Bu değişim o kadar kolay değil arkadaşlar. Ankara’da, eski Ankara belediyelerini kastediyorum; yani belirli olarak kimseyi muhatap olarak ima etmiyorum; bir yıllarda belediye tarafından kaldırımlar 30-35 cm. yükselterek bütün Ankara yeniden kaldırımlarla döşenmiş idi. Ben gençtim, ne oluyor dedik? Dediler ki arabalar çıkmasın diye yükseltildi; ama engellileri unuttular. Engelliler için alçaltsalar kaldırımlara araçlar çıkıyor, araçlar çıkmasın diye yükselttiler, özürlüler rahat dolaşamıyor. Ne yapmak gerek? O zaman toplumsal bir duyarlılık içersinde, o toplumsal bütünlüğü görerek hem engellilerin o kentte mutlu yaşamasını sağlayacak yüksekliği yapmak hem de arabaların çıkmasını engelleyecek uygun çözümler üretmek. Ama bunları mantarlarla mı engellemek olur; mantar çaresiz kalabiliyor; burada bir kültür farkı var arkadaşlar. Kentte yaşamak kent kültürüne sahip olmakla mümkündür. Sağlıklı olarak yaşamak, mutlu olarak yaşamak evet ben kentte yaşıyorsam kurallara uyacağım ister istemez. Ben gençliğimde babamın arabasıyla Kızılay’a giriyordum; park ediyordum ya da babam… Şimdi artık Kızılay’a arabamla gitmeyi unuttum ya da bıraktım. Keçiören’den, okulumdan Emek Mahallesine gidiyorum. Aracımı park ediyorum çok şükür, orada metromuz var; 10 dakikada Kızılay’a geçiyorum. Üniversite öğrencisiyken Kızılay’dan belediye otobüsüyle kar yağdığı gün tam iki saatte evime gittiğimi bildiğim için o 10 dakika bana cennetlik bir rahatlık veriyor. Yaşamımı değiştirdim artık. İlle gidip Kızılay’ın ortasında bir yerde kaldırıma park edeyim demiyorum. Bu bir anlayış değişikliğini gerektiriyor. Hepiniz için gerektiriyor. Kaldırımlar alçak olacak ve biz oraya park etmeyeceğiz.

Gene Ankara’nın yerel televizyonlarında engellilerle ilgili bir film var; spot mu ne diyorlar, engelli ve önündeki engeller ve ona benzer hoş cümleler var. Kaldırımlardaki yükseklikleri gösteriyor o film. Gerçekten, tekerlekli sandalye orda nasıl yürüsün; birlikte, aynılaştırılmış bir yaşam tarzı gerektiriyor.

Bir cümleyle bitirmek zorundayım. Birinci bölüm; modern kentleşme ya da kentte engellilerin güvenliği sağlanmadan engellinin kent güvenliğine katkısı sağlanamaz arkadaşlar. Bunu kabul edelim. Hani vermeden almak Tanrı’ya özgü bir şeydir. Onun için bir şeyleri vermek zorundayız engellilere, özürlülere. Bu kavramın ikisini de kullanıyorum. Çünkü bunu önemli sayıyorum. Nedeni şu: Türkiye’de sosyal çalışma kullandığı kavramlar arasında yeterli ayrışmayı, incelikler arasındaki ayrıntıyı görebilecek ve kullanabilecek kadar maalesef gelişemedi. Özürlü ve engelli aynı anlamlarda olduğu sanılıyor ve aralarında tercih yapılıyor. Oysa düzgün kullanıldıklarında terimler aşağılayıcı, incitici olamaz. Sözcükleri olumsuzlaştıranlar biziz. Oysa özürlü ve engelli kimseyi üzmeyecek kavramlardır. Farklı anlamdadırlar. Birbirinden farklıdır bunlar. Özürlü doğuştan olanlara denir. Almancası ve İngilizcesinde de öyledir. Almanca beschädigt. Engelli sonradan olanlara deniyor; behindert…

Gördük sabah, 10 kişinin 7’si sonradan olma; yani bunlar engelli; 3 kişi de özürlü arkadaşlar. Doğuştan. Doğuştan olanlara, çok kısa, konuyu atlayarak söylüyorum, eğer bilimsel dediğimiz, bilgili olarak her meslek önlemini alırsa onu da çok çok küçük bir yüzdeye düşürmek mümkün.  Örnek, fenilketonüri diye zihinsel bir hastalık var. Ömürboyu zeka geriliği yapan bir hastalık. Yeni doğmuş bir bebeğin doğumundan sonraki 10-15 gün içersinde topuğundan kan alınarak fenilketonüri, bu hastalığın virüsü veya işaretini yakaladığınız taktirde bir kesme şekeri ilaçlı bir suyu iki damla damlatıp ağzına verdiğiniz zaman hastalık bebek daha altı aylıkken ortadan kalkıyor. Bir tek parça sıvı şekeri vermediğiniz zaman ömür boyu zeka geriliği içinde insanları toplumda yaşamak zorunda bırakıyoruz. Çok basit bir şey. 15 gün içinde topuğundan kan almak, eğer belirti varsa iki damla ilacı bir şekerle ağzına koymak; hepsi bu. Bunu yapamıyorsak toplum suçludur, değerli arkadaşlar.

%3 için örnek verdim; daha başka örnekler var. %7 için örnek vereyim. Gayet keyfi verilen ve güvenlik görevlilerimiz bağışlasın veya bütün kamu görevlilerimiz bağışlasın, bu keyfi verilen ehliyetlerden 10 kişinin 7’si trafik kazalarından ötürü sakat kalıyor ve engelli oluyor. Ben Almanya’da motosiklet ehliyeti aldım. Bağışlayın, samimi konuşmam için, anamı ağlattılar verene kadar. Yerdeki taşıt çizgisine bir santim kala motosikletin tekeri duracak diyor. Dört kez bana denetti. Ama bir santim geçse ne olur, on santim geride olsa ne olur dedim; hayır dedi, olmaz; bir santimde duracak ön tekerlek diye ısrar etti. Başarttılar bana! Sekiz kere ders parasını fazla aldılar. Ben de, o zamanlar dedim ki, fazla para almak için yapıyorlar, ama şimdi müteşekkirim; iyi araba kullandığımı söyleyebilirim. Sıkıyorlar insanı, dedikleri yapılmadan vermiyorlar ehliyeti. Biz hepimizin bildiği şey, nerde ne var bilmiyoruz, takip de etmiyoruz, ama hep duyduğumuz şeyler bunlar. Parasını veren ehliyeti aldığı zaman toplumun %70’i ya da 10/7’sinin engelli hale gelmesine biz ortam hazırlamış olmuyor muyuz? Sevgili arkadaşlar, bunlar önlenebilecek şeyler. Sizlerden bir dileğim var. Madem üniversiteden çağırdınız; bu konuları burada konuşalım. Özduyum diye bir kavram var; empati, çoğunuz biliyorsunuz. Engellilerle de ilgili olarak bu kavramı kendi içimizde üretmeliyiz. Empati yapmalıyız. Bu şu demek. Eşduyum, Türkçesi de onun gibi, aynı duyguları yaşamak; engellileri gördüğü zaman o neyi yaşıyorsa ben onu yaşarsam engelleri kaldırmaya kendimi sorumlu hissederim. Onun üzüntüsünü paylaşmak, ortak olmak, onu sadece dışarıdan bir görevli ya da öğretmen vs. gibi dinlemek değil, onun ızdırabını içinde hissetmek; ama ona yardım etmeyi güçleştirecek kadar da duygusallaşmadan o duyguyu yaşamak önemlidir. Bunu da çok kısa kesiyorum. Empati yapmaya çalışırsak herhalde özürlülerin, engellilerin kentte daha güvenli yaşamaları için gereken her türlü çalışmaya gönüllü katılırız diye düşünüyorum. Fizik güvenlik var, sosyal güvenlik var, hep konuşuldu ve sosyal olarak toplumda onların bütün engelli insanların ya da yaşlıların ya da kadınların ya da çocukların korunup gözetilmesi var. İçtenlikle söylüyorum, bir kentte görev yapan polis kentte yaşayan çocuk, yaşlı, kadın, engelli insanlara bu duyarlılıkla yaklaşmanın eğitimini kendine veriyorsa çok çok büyük bir gelişme sağlanıyor demektir. Bu beni nerde görsem mutlu ediyor.

Hemen, son olarak, iki dakikada güvenliğe katkılar konusu, burada biraz duruyorum arkadaşlar. Kağıtta belirli adlar filan var ama bakmayacağım oralara. Denetim elemanları için, özellikle doktorlar için Türk Ceza Kanununda, mühendisler için suçu haber verme sorumluluğu var. Belli bir suç işleyerek haber vermeden gelen bir yaralı, suçlu ise eğer, hemen tedavisini yapacak doktor, ama Emniyet’e onu bildirecek. Sorumluluk var. Türk Ceza Kanununda bunlar sıralanmış. Belirli mesleklerde var bu, ama esnafın böyle bir sorumluluğu yok; bir futbolcunun yok; bir üniversite öğrencisinin yok; bir kadının yok. Yasa düzenlememiş. Yok derken, suçu haber verme sorumluluğu belli mesleklerin var; sokaktaki herkesin yok. Bunu anlamak gerek. Bu güzel ama ne var, maalesef kısa kısa geçiyorum, ne kadar kalıcı oluyor bilmiyorum ama, etik diye bir şey var. Türkçesi ahlak. İnsan vicdanı ve ahlak da birine yapılan bir zararı bildirmeyi bize öneriyor. İlle yasa gerekli değil ki bunun için. Demin değerli bir arkadaşımız da değindi. Bir yerde bir hırsızlık var; bir komşumuz da, tabiî ki biz de korkarız; tabiî ki aman bize bulaşmasın deriz. Dışarıdan silah sesi duyduk ama bir yolunu bulup 155’i çevirmek; yasal sorumluluğuna gerek yok; insanî sorumluluk bu. Bir de bu bilinci bu tür güzel broşürlerle vermeye çalışırsak, galiba bu alanda da emniyet müdürlüklerimiz bütün Türkiye çapında yol alır. Bunları severek topladım; Ankara’da göstereceğim. Yine atlıyorum, sadece polisi doğrudan ilgilendiren hırsızlıklarla ilgili değil, aile içi şiddet sigara kullanımı, toplumsal şiddet gibi sosyal konularda da bu broşürleri hazırladıkları için; bu konular da benim mesleğim olduğu için, daha tabii hoşuma gidiyor. Çok çok teşekkür ediyorum Emniyet Müdürlüğü’ne. Bunun gibi bu tür başka broşürler hazırlanabilir.

Demin koordinasyon ve değerlendirme kurulu olduğunu dinledik valiliklerde. Bunlar daha etkin değerlendirilebilir. Türkiye’de kamu görevlileri, yanlış söyledim, kamu yönetimleri hantaldır bilirsiniz. Özel ya da sivil sektör kadar hızlı hareket edemezler. Bürokrasi ve hiyerarşi frenler onları. Daha çok vitrinsel bakarlar, yazı çizgi diye bakarlar yaşama, aktif eyleme girmeleri güçtür. Bunun istisnasıdır Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü.

Bu güzel toplantıyla ve bu anlayışla burada karşılaştım. Bir de, özürlülerle ilgili derneklerle birlikte yapılan çalışmalar biraz daha aktive edilirse, o derneklerle diğer kamu kuruluşları aracılığıyla sokaktaki vatandaşa ulaşılırsa daha hızlı yol alınır gibime geliyor. Yurttaşlara sorumlulukları anımsatılmalı, yüreklendirilmeli. Polis yardım özendirilmeli. Örneğin, ben de insanım; ben de korkuyorum hukukdışı şeylerden. Gece evime hırsız girmesi kötü. Geçen hafta girdi. Yani onu da size söyleyeyim; olaydan sonra ışık yanık uyuyorum evimde. Bir garip şeyler ama, buna rağmen polis kapıma geliverdiği zaman iyi ki varsınız diyebiliyorsam; onlara ve polisten de o güveni alabiliyorsam; bir yurttaş olarak komşuda patlayan bir silah sesini büyük bir cesaretle özürlü de olsam özürsüz de, engelli de engelsiz de 155’e bildirme sorumluluğuna sahip olmalıyım. Bunun hem insanlık hem yurttaşlık görevi olduğunun da bilincine varmalıyım. Değerli arkadaşlar, bilmiyorum daha söyleyecek sözüm var mı ve ancak sürem geçmiş. Çok teşekkür ediyorum.

*


[1] Bu bilimsel sınıflandırmaların en temelde bilinmesi gereken bilim dallarına göre örnekleri şunlardır. Bu alt dallar insanları ve yaşamlarını farklı açılardan ele alır (agy, 17a). Ekonomi üretim ilişkileri içinde, tarih geçmiş içinde, psikoloji birey olarak tek başına, sosyal psikoloji grup içinde, antropoloji kültür içinde, siyaset bilimi yönetim biçimi ilişkileri içinde ve sosyoloji örgütsel ve grupsal ilişkileri yönünden toplum içinde ele alır.(Kocacık, 2003, 21).

[2] Temel olarak dememin nedeni, insan davranışlarının incelenmesinde yararlanılan başka bilim dalları da olduğu içindir. Araştırma gibi, istatistik gibi, hukuk gibi. Bunlara destekleyici bilim dalları denebilir.

[3] Toplumbilimin Latincesini paranteze alırken, psikoloji ve antropolojinin Türkçe karşılıklarını paranteze almamın nedeni paranteze almadan yazdığım kavramların daha yaygın kullanılmışlıklarındandır.

[4] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için: Kocacık, 2003, s. 21.

[5] Yasaya göre sağlık mesleği mensubu deyiminden tabip, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire ve sağlık hizmeti veren diğer kişiler anlaşılmalıdır.

[6] İhbar, şikâyetle birlikte, “Suçların ihbarı” başlığı altında CMK’nın 158. maddesinde düzenlenmiştir.

[7] Bu nedenle olacak daha eski tarihli CMK’da ihbar kavramı geçerken (ve 2004 yeni düzenlemesinde kavram değiştirilmezken) ve 1926 tarihli TCK’nda ihbar kavramı kullanılmışken 2004 tarihli TCK’larda ihbar yerine suçu bildirme/me deyişi kullanılmıştır.

[8] İhbarın olumsuz çağrıştırması nedeniyle olacak, yeni TCK’nda onun yerine suçu bildirme kavramı kullanılmıştır. Olumsuz bildirmeye ihbar, hukuka ve toplum düzenine destek anlamında olanına da suçu bildirme dendiğinde vicdanlarda yeralan sıkıntılar giderilebilecektir.

[9] Bu konudaki tartışma için bkz: Hafızoğulları, 2010.

[10] Bu kuram ve sonuçları üzerine daha ayrıntılı bilgi almak için adıgeçen kaynağa bakılabilir.

You may also like...

Bir cevap yazın